Orijinalini görmek için tıklayınız : Biskletle parasız 10 bin km Türkiye turu ve Türkiye fotoğrafları
Cüzdanındaki banka kartlarını kırıp son parasını da çocuklara dağıtarak bisikletle Türkiye turuna çıkacak
Türkiye’de bir ilki gerçekleştirecek olan gazeteci ve fotoğrafçı Hasan Söylemez, cüzdanındaki banka kartlarını kırıp son parasını da çocuklara dağıtarak, yanına hiç para almadan Türkiye’nin sınır bölgelerini bisikletle gezecek. Yolculuk bitene kadar parayı kendi hayatından çıkaracak olan Söylemez, gittiği her bölgenin kültürel değerlerini, çeşitliliğini, insanlarını ve yaşam tarzlarını; hem turist, hem gazeteci, hem fotoğrafçı hem de o hayatı yaşayan sıradan bir insanın gözüyle fotoğraflayıp, yaşadığı yol öykülerini yazarak belgeleyecek.
Her bölgede fotoğraf sergileri düzenleyecek
Gideceği yerlerde sadece yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarının karşılığında o yörenin insanlarıyla birlikte çalışıp, onlar gibi yaşayacak olan Hasan Söylemez, sırasıyla gezisini tamamladığı her bölgede çektiği fotoğrafları diğer bölgelerde yolculuğu devam ederken o bölgenin herhangi bir ilinde sergileyecek. Son olarak Karadeniz, Doğu, Güneydoğu, Akdeniz ve Ege bölgelerinde sergilenen bütün fotoğrafları İstanbul’da toplayarak ‘’Bisikletle Türkiye Fotoğrafları’’ adı altında büyük bir fotoğraf sergisi düzenleyecek.
Bisiklet üzerinde 10 bin km
Yolculuk İstanbul’dan başlayarak başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere, sınırdan bütün bölgeler gezildikten sonra İstanbul’da noktalanacak. Bisiklet üzerinde yaklaşık 10.000 km yol katedilecek ve her hafta çekilen fotoğraflar, videolar ve yol hikâyeleri ulusal medya ve internet aracılığıyla insanlarla paylaşılacak.
‘’Mutluluk paylaştıkça gerçektir’’
İki yıldır böyle bir projeyi gerçekleştirmenin hayalini kurduğunu belirten Hasan Söylemez askerden döndükten sonra çalışmaya başladığı gazetedeki işini bırakarak hayalinin peşinden gitmeye karar verir. Söylemez projeye nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
‘’Çoğumuz kitaplarda ve gazetelerde dünyayı gezerek hayatın ve mutluluğun gerçek anlamını arayan bazı kişilerin hayat hikâyelerini okumuşuzdur. Aslında mutluluğun ve hayatın gerçek anlamlarını anlayabilmek için öncelikle yaşadığımız ülkenin insanlarını tanıyabilmeli ve onlarla iç içe olup nasıl yaşadıklarını ve her şeye rağmen nasıl mutlu olabildiklerini anlamalıyız. Çünkü hayatın gerçek anlamı; bütün zorluklara rağmen mutlu olmayı başarabilmektir. Mutluluk ise paylaştıkça gerçektir. Ülkemizde paylaşılmayı bekleyen o kadar çok sıra dışı, hüzünlü, mutlu, ve güzel hikayeler var ki hepsi birbirinden etkileyici ve ders niteliğindedir. İki yıldır bütün bunları videolar, fotoğraflar ve yazılarla belgelemenin hayalini kuruyordum. Askerden döndükten sonra çalışmaya başladığım gazetedeki işimi bırakarak bu hayalimi gerçekleştirmek için hemen hazırlıklara başladım. Aslında hazırlanmak için fazla bir şeye de ihtiyacım yoktu. Çünkü yola parasız çıkacaktım. Yola parasız çıkmamdaki amaç ise, insanları daha yakından tanıyıp anlayabilmek ve daha iyi bir iletişim kurabilmek için onlara her anlamda ihtiyacımın olması gerekiyordu. Onların yaşam tarzlarını, kültürlerini ve hayata bakışlarını ancak onlar gibi çalışarak ve onlar gibi yaşayarak anlayabilirdim. Cebinizde para olduğu zaman uçakla veya otobüsle bir turist gibi giderek bunları gerçekleştirmeniz imkânsızdır. O insanları tanısanız bile eksik tanırsınız ve gerçek amacınıza ulaşamazsınız. Bu nedenle gezi bitene kadar parayı kendi hayatımdan çıkarıyorum.
‘’Bisikleti doğaya daha saygılı bir ulaşım aracı olduğu için tercih ediyorum’’
Bu yolculukta bisikleti tercih etmemin nedeni ise bisikletin doğaya daha saygılı bir ulaşım aracı olmasından kaynaklanıyor. Biliyorsunuz küresel ısınmanın en büyük nedenlerinden biri de fosil yakıt tüketimidir. Fosil yakıt tüketimi arttıkça hava kirliliği de artarak doğaya ve çevreye geri dönüşü olmayan kalıcı zararlar veriyor. Bunun önüne geçebilmek yine bizim elimizdedir. Çevreye hiçbir zararı olmayan ve ulaşımda da büyük kolaylık sağlayan bisikletin, artık karne hediyesi olarak çocuklara alınan bir oyuncak olmadığının, hem sağlık açısından hem de doğaya en saygılı ulaşım aracı olduğunun anlaşılması gerektiğine inanıyorum.
‘’11 Temmuz’da cüzdanımdaki banka kartlarını kırıp son paramı da çocuklara dağıtarak yola çıkıyorum’’
İşte bunları düşünerek yola çıktım ve kararımı verdikten hemen sonra çalıştığım gazetede işi bıraktım. Bir gün Kadıköy Kızıltoprak’ta bulunan Delta Bisiklet’in önünden geçerken projemle ilgili fikir almak için kapının önünde duran, sonradan oranın yetkilisi olduğunu öğrendiğim Ulaş Baydar’a projemi anlattım. Ben heyecanlı bir şekilde projemi ona anlattıktan sonra bana her türlü konuda destek olacağı sözünü verdi. Geçen yıl kendisi de bisikletle Ağrı dağına tırmanan Ulaş Baydar, öncelikle üzerine bindiğim bisikletle uzun yola çıkamayacağımı, eğer onun yanında bir süre çalışırsam hem kendi bisikletimi kendim yapmama fırsat vereceğini hem de yolculuğum boyunca bisikletle ilgili ihtiyacım olan bütün donanımları karşılayacağını da söyledi. İşte projemin ilk somut adımını burada atmış oldum ve şu an bisikletimi almak için Delta Bisiklet’te çalışıyorum. 11 Temmuz 2010 pazar günü saat 14:00'da Kadıköy Meydan'da cüzdanımdaki banka kartlarını kırıp son paramı da çocuklara dağıtarak, kimine göre ütopik kimine göre mazoşistçe olan bu yolculuğa başlıyorum. Sırasıyla gezini tamamladığım her bölgede fotoğraf sergileri düzenleyerek yolculuğuma devam etmeyi planlıyorum. İlk sergiyi Karadeniz Bölgesi’ni tamamladığımda Trabzon’da açıyorum. İkinci sergi Iğdır, üçüncü sergi Gaziantep, dördüncü sergi Antalya, beşinci sergi İzmir ve son olarak sergilenen bütün fotoğrafları İstanbul’da toplayarak ‘’Bisikletle Türkiye Fotoğrafları’’ adı altında karma bir fotoğraf sergisi düzenliyorum. Yolculuk boyunca çekeceğim fotoğraflar, videolar ve yol hikayelerini her hafta ulusal basın ve internet aracılığıyla insanlarla paylaşacağım.’’
Görüş öneri ve bilgi paylaşımlarınız için
www.hasansoylemez.com hasansoylemez34@gmail.com,
0 216 450 66 30
Hasan Söylemez isimli arkadaşım çocukluğundan beri bir bisikleti olmasını istemiş ama bu tutkusunu bir türlü gerçekleştiremeyen ve bir anda ani bir kararla bu projeyi kafasında belirleyip bisiklet edinip yola çıkmaya hazırlanan birisi.Şimdi hergün 80 km kadar pedal basıp antreman yapıyor.Ben yolda olduğu süre boyunca basın danışmanlığını yaparken Delta Bisikletten tanıdığımız Ulaş arkadaşımız da kendisine teknik destek vericek.Belki ben de Agustos'un ilk haftası bulunduğu noktadan(Karadeniz bölgesinde bir yerlerde) ona katılıp 1 hafta pedal basma şerefine nail olacağım.Bu cesaretli davranışından dolayı kendisiyle gurur duyuyorum ve biliyorum ki aramızdan Hasan'ı destekleyen oldukça fazla insan çıkacaktır.Basın açıklamasını yapıp yola gireceği Pazar günü orada olup Ecotopia Bike Tur'da yaptığımız gibi yola beraber girip belli bir yere kadar beraber pedal basmak isteyen insanlar varsa aramızda Hasan'ı çok mutlu edicektir.Kadiköy'den Şile yönüne doğru gideceği düşünülürse belki Bostancı yada Kartal'a kadar ona eşlik edilebilir ne dersiniz?
Sevgi ve barış ile,
Ebru Satir
Halil Atalay
16-07-2010, 02:46
http://www.turizminsesi.com/images/news/hasan-soylemez,turkiye-turuna-cikiyor-19694.jpg
kendisine başarılar diliyorum çok zor bir göreve kalkışdı
Merhaba arkadaşlar,
Hasan'ın yolda olduğu 10. gün bugün ve şu ana kadar çok güzel hikayeler,anılar biriktirdi.Yaşadığı maceraları onu takip etmek isteyen insanlarla paylaşabilmek adına kişisel web sitesinde haftalık olarak yayınlayacak..
1. hafta sonundaki yol hikayeleri ve fotoğraflar için http://www.hasansoylemez.com/yazilar...nci-hafta.html linkine tıklamanız yeterli..
Sevgi ile,
Ebru
Merhabalar,
Hasan'ın 19. günü bugün ve 2. hafta yol hikayelerini ve fotoğraflarını paylaşıyor bizimle yollardan.. Şu anda Amasra'da olan Hasan birazdan şeytan arabasına :) binip Sinop'a doğru pedal basmaya başlayacak..
Şahane anılar ve fotoğraflar için buyrunuz linke.. http://www.hasansoylemez.com/yazilar/55-yol-hikayeleri-2-hafta.html
Sevgi ile,
Ebru
Bilinmezliklerle dolu bir yolculuk…
Yolculuğumun üçüncü ve dördüncü haftası çok hareketli geçiyor. Her konuda bana yardımcı olmaya çalışan insanlarla karşılaştığım gibi bir lokma ekmek vermeyen insanlarla da karşılaşıyorum. Bazen tıka basa karnım doyuyor, bazen de gün boyunca yemek yemediğim anlar oluyor. Kötü yollar, dik rampalar, uçurumlar, sıcak hava, eriyen asfalt, soğuk insanlar, açlık ve yaşadığım ilk yaralanmalı bisiklet kazası… Tabii, kendimi en kötü senaryolara hazırladığım için ufak tefek! olumsuzlukların moral ve motivasyonumu bozmasına izin vermiyorum ve yolda karşılaştığım iyi insanların gösterdikleri sıcak ilgi bana en büyük teselli kaynağı oluyor…
Bu öyle bir yolculuk ki; her an karşıma ne çıkacağını, hangi öğünde ne yiyeceğimi, gece nerede konaklayacağımı, karşıma nasıl insanlar çıkacağını ve neler yaşayacağımı bilmiyorum… Bilinmezliklerle dolu bir yolculukta bazen paranın satın alamayacağı şeyleri arıyorum bazen insanları tanımaya çalışıyorum bazen de hayatın ve mutluluğun gerçek anlamını arıyorum. Her şeyden önemlisi bu yolculuk; kendi rızamla ve kimseye bağlı kalmadan kendi içime yaptığım bir yolculuktur. Ya o derinliklerde kaybolup gideceğim ya da aradığımı bulacağım…
Amasra’ya varabilmek için Everest’i bile tırmanırım
Ertesi gün Bartın’da dolaşıp fotoğraflar çektikten sonra Bartın’ın ilçesi olmasına rağmen Bartın’dan daha ünlü olan Amasra’ya doğru yola çıkıyorum. Amasra’ya varabilmek için öncelikle dağları ve tepeleri aşmak lazım. Karadeniz’de mavi ve yeşilin içe içe olduğu, muhteşem manzaraları olan, balığı ve salatasıyla ün yapan bu küçük kasabaya gitmek için değil dağları ve tepeleri, Everest’i bile tırmanırım. Bu düşünceyle pedallara var gücümle asılarak o zorlu yolları aşıp, Amasra’yı bütün ihtişamıyla ayaklarımın altında göreceğim bir zirveye ulaşıyorum. Bir süre zirvede dinlenerek Amasra’nın o güzel manzarasını izledikten sonra kendimi rüzgarın kollarına bırakarak aşağı doğru inişe geçiyorum. Yollar o kadar rampalı ve virajlı ki bu yolları tekrar nasıl tırmanacağımı düşünerek hevesimi kaçırmak istemiyorum…
Hasan'ın bugün yollardaki 29. günü ve geçirdiği ufak bir kaza dışında herşey oldukça iyi gidiyor.An itibariyle 896 km yol yaptı..
3. ve 4. hafta hikaye ve fotoğraflarının devamı için http://www.hasansoylemez.com/yazilar/56-yol-hikayeleri-3-ve-4-hafta.html linkine tıklamanız yeterli..
http://www.htspor.com/diger/haber/544715-pedallari-hayaline-ceviriyor
Pedalları hayaline çeviriyor!Hayalini gerçekleştirmek adına beş kuruş parasız tam 10 bin km.'yi pedal çevirerek tüketiyor. Eğer bir gün yolunuz kesişir ve Hasan Söylemez ile karşılaşırsanız, kendisine iyi davranın çünkü cebinde ne bir kuruş parası, ne kredi kartı var. Ama hayatın gerçek anlamı için bisikletiyle 10 bin km. pedal çeviriyor.22/08/10 22:58
Foto Galeri Yol hikayeleri!Galeriye gitmek için tıklayınızHTSPOR.COM
11 Temmuz Pazar günü saat 15.00’de İstanbul’a veda ederek doğayla buluşmak, Anadolu insanıyla tanışmak adına pedal çevirmeye başladı Türkiye’nin dört bir yanına doğru. Parasız pulsuz, bisikleti, çadırı, fotoğraf makinesi, bilgisayarı, sadece dışarıdan aramaları kabul eden cep telefonu, birkaç parça kıyafeti ve en önemlisi yüreğindeki mutluluğu yakalamak adına pedal çevirmeye devam ediyor Hasan Söylemez.
“Hayatın gerçek anlamı; bütün zorluklara rağmen mutlu olmayı başarabilmektir. Mutluluk ise paylaştıkça gerçektir” diyen Hasan Söylemez, hayalinin peşinde vargücüyle pedal çeviriyor. Cebinde para yok, kredi kartı yok. Bir yemek veren olursa karnı doyuyor, olmazsa aç bi aç sadece suyla ve çantasındaki kuru üzümlerle karnını doyurarak pedal çeviriyor, hayalinin peşinde.
Ve bu hayalini gerçekleştirmek adına kilometreleri pedal çevirerek birer birer tüketen Hasan Söylemez, “Kitaplarda ve gazetelerde dünyayı dolaşarak hayatın ve mutluluğun anlamını arayan insanların hikayelerini okuyup durdum. Ben de bunu başarmanın yolunu kendi ülkemin insanlarını ve değişik kültürlerini keşfetmekte buldum” diyor.
TAM 40 İL VE 10 BİN KM.
Her gittiği yerde başından geçenleri yol hikayeleri başlığıyla hafta hafta kaleme alıyor ve kendi adını taşıyan hasansoylemez.com adlı internet sitesinde, çektiği fotoğraflarla birlikte yayınlıyor.
Karadeniz’den doğu illerine, Güneydoğu’dan Akdeniz’e, oradan Ege’ye! Bisiklet üzerinde pedal çevirerek tam 40 il, sayısız ilçe ve köy gezecek olan Hasan Söylemez, şu ana kadar tam 1.350 km. yol kat etti, 80 kilodan 74 kiloya düştü.
Aç kaldı, lastiği patladı, kaza yaptı, virajlı rampalara meydan okudu. Kimi zaman bisikleti onu taşıdı, kimi zaman o bisikletini sırtladı. Ama yılmadı, 1.350 kilometreyi geride bırakarak Ordu’nun Fatsa ilçesine ulaştı.
DOĞUM GÜNÜNÜ FATSA’DA KUTLADI
Tam iki yıl bu projeyi gerçekleştirmenin hayalini kuran ve çalıştığı gazeteden ayrılarak bu maceraya start veren Hasan Söylemez, hedefe pedal çevirirken, seyahatinde 6 haftayı geride bıraktı, sırası ile Şile, Ağva, Kandıra, Kerpe, Kefken, Karasu, Kocaali, Akçakoca, Alaplı, Ereğli, Zonguldak, Çaycuma, Bartın, Amasra, Kurcaşile, Cide, Doğanyurt, İnebolu, Abana, Çatalzeytin, Türkeli, Ayancık, Sinop, Gerze, Yakakent, Bafra, 19 Mayıs, Samsun, Tekkeköy, Çarçamma, Terme ve Ünye’yi geçtikten sonra Fatsa’ya ulaştı. Ve doğum gününü Fatsa’da kutladı.
FAHRİ HEMŞEHRİ
Hasan Söylemez Yakakent Belediye Başkanı Burhan Bayrakdar tarafından fahri hemşehri ilan edildi.
KARIŞ KARIŞ YÜREK DOLU YOL ÖYKÜLERİ
Gittiği yerlerde yerel yöneticilerden çadırını kurmak için güvenli yer isteyen, vatandaşların ikram ettiği yiyeceklerle karnını doyuran Hasan Söylemez, her bölgenin kültürel değerlerini, çeşitliliğini, insanlarını ve yaşam tarzlarını; hem turist, hem gazeteci, hem fotoğrafçı hem de o hayatı yaşayan sıradan bir insanın gözüyle fotoğraflayıp, yaşadığı yol öykülerini yazarak belgeliyor.
Hasan Söylemez'in objektifinden 'Yol hikayeleri'ni okumak için tıklayınız...
PEDAL ÇEVİRİYOR, FOTOĞRAF ÇEKİYOR
Yolculuğu esnasınsa çektiği fotoğraflardan oluşan ilk sergisini Karadeniz Bölgesi'ni tamamladığında Trabzon'da açacak. İkinci sergi Iğdır, üçüncü sergi Gaziantep, dördüncü sergi Antalya, beşinci sergi İzmir ve son olarak sergilenen bütün fotoğrafları İstanbul'da toplayarak ''Bisikletle Türkiye Fotoğrafları'' adı altında karma bir fotoğraf sergisi düzenleyecek.
Hasan Söylemez'in objektifinden 'Yol hikayeleri' fotoğrafları için tıklayınız...
NEDEN BİSİKLET?
Hayalini gerçekleştirirken bisikleti tercih etmesinin nedenini şu sözlerle açıklıyor:
“Bu yolculukta bisikleti tercih etmemin nedeni ise bisikletin doğaya daha saygılı bir ulaşım aracı olmasından kaynaklanıyor. Biliyorsunuz küresel ısınmanın en büyük nedenlerinden biri de fosil yakıt tüketimidir. Fosil yakıt tüketimi arttıkça hava kirliliği de artarak doğaya ve çevreye geri dönüşü olmayan kalıcı zararlar veriyor. Bunun önüne geçebilmek yine bizim elimizdedir. Çevreye hiçbir zararı olmayan ve ulaşımda da büyük kolaylık sağlayan bisikletin, artık karne hediyesi olarak çocuklara alınan bir oyuncak olmadığının, hem sağlık açısından hem de doğaya en saygılı ulaşım aracı olduğunun anlaşılması gerektiğine inanıyorum.”
NEDEN PARASIZ?
“Yola parasız çıkmamdaki amaç ise, insanları daha yakından tanıyıp anlayabilmek ve daha iyi bir iletişim kurabilmek için onlara her anlamda ihtiyacımın olması gerekiyordu. Onların yaşam tarzlarını, kültürlerini ve hayata bakışlarını ancak onlar gibi çalışarak ve onlar gibi yaşayarak anlayabilirdim. Cebinizde para olduğu zaman uçakla veya otobüsle bir turist gibi giderek bunları gerçekleştirmeniz imkânsızdır. O insanları tanısanız bile eksik tanırsınız ve gerçek amacınıza ulaşamazsınız. Bu nedenle gezi bitene kadar parayı kendi hayatımdan çıkarıyorum.”
HAYALİ GERÇEĞE NASIL DÖNÜŞTÜ?;
“İşte bunları düşünerek yola çıktım ve kararımı verdikten hemen sonra çalıştığım gazetede işi bıraktım. Bir gün Kadıköy Kızıltoprak’ta bulunan Delta Bisiklet’in önünden geçerken projemle ilgili fikir almak için kapının önünde duran, sonradan oranın yetkilisi olduğunu öğrendiğim Ulaş Baydar’a projemi anlattım. Ben heyecanlı bir şekilde projemi ona anlattıktan sonra bana her türlü konuda destek olacağı sözünü verdi. Geçen yıl kendisi de bisikletle Ağrı dağına tırmanan Ulaş Baydar, öncelikle üzerine bindiğim bisikletle uzun yola çıkamayacağımı, eğer onun yanında bir süre çalışırsam hem kendi bisikletimi kendim yapmama fırsat vereceğini hem de yolculuğum boyunca bisikletle ilgili ihtiyacım olan bütün donanımları karşılayacağını da söyledi. İşte projemin ilk somut adımını burada atmış oldum.
HAYATIN GERÇEK ANLAMI
''Çoğumuz kitaplarda ve gazetelerde dünyayı gezerek hayatın ve mutluluğun gerçek anlamını arayan bazı kişilerin hayat hikâyelerini okumuşuzdur. Aslında mutluluğun ve hayatın gerçek anlamlarını anlayabilmek için öncelikle yaşadığımız ülkenin insanlarını tanıyabilmeli ve onlarla iç içe olup nasıl yaşadıklarını ve her şeye rağmen nasıl mutlu olabildiklerini anlamalıyız. Çünkü hayatın gerçek anlamı; bütün zorluklara rağmen mutlu olmayı başarabilmektir. Mutluluk ise paylaştıkça gerçektir. Ülkemizde paylaşılmayı bekleyen o kadar çok sıra dışı, hüzünlü, mutlu, ve güzel hikayeler var ki hepsi birbirinden etkileyici ve ders niteliğindedir. İki yıldır bütün bunları videolar, fotoğraflar ve yazılarla belgelemenin hayalini kuruyordum.”
HASAN SÖYLEMEZ KİMDİR?
İstanbul Üniversitesi Grek Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan Hasan Söylemez (28) üniversitede okuduğu yıllarda gazetecilik yapmaya başladı. Askere gitmeden önce planlamaya başladığı Türkiye turu projesini askerdeyken tüm detaylarıyla kurguladı ve bisikletiyle son bir aydır günde 80 kilometrelik antrenmanlar yaptı
Yol hikayeleri 5. ve 6. hafta
Perşembe, 26 Ağustos 2010 09:09
Yaşadığım mutluluğu dolar milyarderi Abramoviç bile yaşayamaz!
İstanbul’da cebimde para olmadığı zaman evden kapının önüne bile çıkamazken şu an bisikletle beş parasız çıktığım Türkiye turunun altıncı haftasını geride bırakıyorum. Bu projeye başlayacağımı söylediğimde birçok kişi bana deli gözüyle bakıyordu. ‘’Parasız gezilir mi, sen manyak mısın, insanlara nasıl güvenebiliyorsun?’’ hatta gelen mailler arasında ‘’senin yaptığın resmen intihardır, bu şekilde yola çıkarsan açlıktan ve susuzluktan ölürsün’’ diyenler olduğu gibi, projemi sonuna kadar destekleyen binlerce insan da oldu. Elbette bisikletle beş parasız yola çıkmanın riski daha yüksektir. Ancak aldığım bu risk, ömrümün sonuna kadar unutamayacağım muhteşem güzellikleri de beraberinde getiriyor. Benim şu an yaşadığım heyecanı ve mutluluğu dolar milyarderi Roman Abramoviç bile yaşayamaz. Onun mutluluğu parası kadarken benim mutluluğum ise ülkemin güzelliği ve insanların yüreğinin büyüklüğü kadardır…
Büyük kentlerde haklı bir güven sorunu var!
Köylerde ve küçük yerleşim birimlerinde yaşayan insanlar büyük kentlere göre daha sıcakkanlı ve daha misafirperverler. Bunun nedeni insanlara olan güvenlerini henüz kaybetmemeleridir. Büyük kentlerdeki keşmekeşliği ve yoğunluğu yaşamıyorlar, herkes birbirini tanır ve suç oranları neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Oysa büyük kentlerde durum böyle değildir. Kimse kimseyi tanımaz, hırsızlık ve diğer adi suçlar almış başını gidiyor, hangi insandan nasıl bir kötülük geleceğini kimse kestiremez vs. İşte bundan dolayı büyük kentlerde bir güven sorunu var ve haklı olarak her yabancıya temkinli yaklaşılır…
Merhaba maceracı gazeteci arkadaşımızı takip eden sevgili bisiklet ve Hasanseverler
4. ve 5. hafta hikayelerini taze taze sunuyorum sizlere.Buyrun linke..
http://www.hasansoylemez.com/yazilar/57-yol-hikayeleri-5-ve-6-hafta.html
Yol hikayeleri (özel bölüm)
Ah! Şu yollar. Değişen sadece şehir tabelaları değildir, bir hayattan başka bir hayata gidilmektedir aslında. Bir umutla yollardasınızdır. Uçuşup giden düşünceler kısa metraj film gibidir, her sahnede uzun bir hikaye vardır bilirsiniz. Başrolde siz varsınız ama doğadaki her şey ortaktır sizin bu yolculuğunuza. Dağlara, ağaçlara, denize, çiçeklere, böceklere, kentlere, insanlara vereceğiniz anılarınız vardır. Dokunursunuz hepsinin hayatına ve siz de onların bir parçası olursunuz artık. sonra bir arı gibi o polenleri toplar biriktirirsiniz kursağınızda. Bedeninizi ve emeğinizi bekleyen insanlar vardır. Uzaktan da olsa paylaşırsınız emeğinizi onlarla, peki ya bedeniniz? İşte ona da doğa karar verir, hükmünüz yoktur onun üzerinde…
Mutluluğunuzun doğadan ve insanlardan doğduğunu bilerek çıkarsınız engebeli yollara. Bazen rüzgar arkanızdan eser, hızla ilerlersiniz yolunuzda. Bazen de ters yönden eser zorlanırsınız ilerlerken. Gördüğünüz renklerin her tonunda ferahlar yüreğiniz, asfaltta ezilen canlıları gördükçe de kan ağlar içiniz. Ama ne olursa olsun, bilinmezlik, macera ve umut içeren o dev kapıyı bir kez araladıktan sonra bir daha asla kopamazsınız yollardan. ‘’Varacağınız yerden çok yolculuğun kendisidir anlamlı olan. Yollardan korkmayanlara ise yolculuk aşktır çoğu zaman.’’
Bisikletimle bir arabayı sağladığımda kendimle gereksiz bir gurur duyuyorum
Ramazan ayı olduğu için iftar çadırları benim için karnımı doyurabileceğim şenlik yerleridir. Terme’ye 10 km kala bir benzin istasyonuna girip Terme’de iftar çadırı var mı diye soruyorum. O sırada otomobiline benzin alan bir amca, ‘’beni takip et, ben de o taraftan geçiyorum sana gösteririm’’ diyor. Amca önde ben arkada iftar çadırına doğru yavaş yavaş gidiyoruz. Aslında yavaş giden kişi amcadır ben ise hızlı gidiyorum. Kilometre saatine baktığımda saatteki hızım 34 km’yi buluyor. Bazen pedallara daha sert basıp amcayı sağladığımda kendimle gereksiz bir gurur duyuyorum. Sanki yarışa girmişiz de ben onu geçiyorum gibi bir hisse kapılıyorum. Oysa istediği zaman egzoz dumanını yüzüme üfleyip ortadan kaybolabilir ama yapmıyor. Yine de bir arabayı bisikletle geçmek gerçekten çok güzel bir duygu... Akşam ezanının okunmasına bir saat varken iftar çadırına varıyoruz. Amca çadırı bana gösterip yoluna devam ederken ben de çadırın önünde meraklı gözlerle beni izleyenlerin yanına yaklaşıyorum.
- Selamün Aleyküm
- Aleyküm Selam, hoş geldin.
- Hoş bulduk, iftara çok var sanırım…
- Fazla değil bir saat kaldı. Yolculuk nerden böyle?
- İstanbul’dan geliyorum.
- Bisikletle mi geliyorsun?
- Evet,
- Peki, nereye gidiyorsun?
- Türkiye’yi geziyorum. Ama bu akşam sahildeki kamp yerlerinde çadır kurmayı düşünüyorum.
- O halde sen seferisin, değil mi?
- Evet, seferiyim.
- Gel sana içerde yemek verelim de karnını doyur öyle git.
Diyerek, iftar öncesi karnımı bir güzel doyurup beni yolcu ediyorlar.
‘’Keşke bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama…’’
Bisikletimi Terme’den Ünye’ye giderken 8 km uzakta olan çadır kampına doğru sürüyorum. Kampa vardığımda mangallarda yanan buram buram et kokusu aklımı başımdan alıyor. Kamp sorumlusunun yanına giderek çadır kurmak istediğimi söylüyorum. O da ücretini verdikten sonra istediğin yerde çadırını kurabilirsin diyor. Ama abi param yok deyince de beni gözleriyle aşağıladıktan sonra uzak bir köşeyi gösterip, orada çadırını kurabilirsin diyor. Sessizce onun gösterdiği o uzak yere gidip çadırımı kurduktan sonra bilgisayarımı ve telefonumu şarja takmak için kampın çay ocağına gidiyorum. Kamp sorumlusu ve arkadaşları iftarlarını açarken onlardan prizi kullanabilmek için izin istiyorum. Prizi işaret edip kullanabilirsin diyorlar ancak tuhaf bakışlarıyla beni taciz etmeye de devam ediyorlar. Gergin ortamı yumuşatmak için onlar iftarlarını yaptıktan sonra sofrayı toparlayıp etrafı süpürmek için yardım etmek istiyorum izin vermiyorlar, sohbet etmeye çalışıyorum soğuk davranıyorlar, ne yapıyorsam fayda etmiyor ve en sonunda bilgisayarımı açıp haftalık yazılarımı yazmaya başlıyorum. Onlar ise yemeklerini yedikten sonra çay üstüne çay içiyorlar. Canım o kadar çay istiyor ki, keşke bana da bir bardak çay verseler diye içimden dualar ediyorum ama nafile, adamların umurlarında bile değilim. Bakıyorum onlar çay verecek gibi değiller en sonunda kendim gidip çay istiyorum. Kamp sorumlusu ‘’niye paran yok?’’ dedikten sonra hışımla yerinden kalkıp, söylene söylene bir bardak çay veriyor. O bir bardak çayla gece geç saatlere kadar idare ediyorum. Sahura doğru kamp sorumlusu yanıma gelerek, ‘’sen zaten oruç tutmuyorsun. Biz sahur yapacağız haberin olsun.’’ Diyor. Adam gıcıklık olsun diye elinden ne geliyorsa yapıyor. Sabah erkenden uyanıp çadırımı toplayarak hızla oradan uzaklaşıyorum.
Benim yolculuğum ‘’Into The Wild’’ değil, Into The Life’dır.
Ben mazoşist miyim? Hayır, değilim. Peki, cebimde üç beş lira para olsaydı bu adam bana böyle davranabilecek miydi? Kesinlikle hayır. Gazeteci olduğumu söyleseydim sonuç değişir miydi? Elbette değişirdi. Karnım tok, sırtım pek o adamın yapmacık tavırlarıyla gülüp eğlenmeye çalışacaktık. Ben orada sabrımı ve gururumu sınıyordum. O adamın ne kadar doğal davrandığını bütün çıplaklığıyla görmeye çalışıyordum. Gururumun üzerindeki perdeyi sıyırarak, gerçeklerle yüzleşip biraz hırpalanmasını sağladım. Ben hem kendimi hem de insanları tanımaya çalışıyorum. Yolda karşılaştığım ve yardımını istediğim insanlara ben gazeteciyim bana yardım edin demiyorum. Önce aç, susuz, yardıma muhtaç bir insan olduğum için bana nasıl bir tepki göstereceklerini gözlemliyorum. Ardından söylemem gerekiyorsa eğer, gazeteci olduğumu söylüyorum. Burası Alaska veya Afrika değil. Ve ben vahşi bir hayatın içinde tek başına yaşam mücadelesi veren maceracı bir insan hiç değilim. Tamam yaptığım şeyin içerisinde macera var ama vahşi bir yaşam yok. Ben Christopher Mccandles gibi mutluluğu tek başıma dağlarda, insanlardan uzak kalarak aramıyorum. Aksine insanların içine karışıp onlarla birlikte yaşamayı, onların sevincini, hüznünü paylaşıp, onlarla mutlu olmanın peşindeyim. Benim yolculuğum ‘’Into The Wild’’ değil, Into The Life’dır. Ve ben Alexander Supertramp değil Hasan Söylemez’im.
Bu proje, parasız pedal çevirmekten ibaret değil!
Gerçekten göründüğü kadar kolay değil bu proje. Bir taraftan Anadolu insanının belgeselini çekerken bir taraftan toplumun duyarlı olması gereken konularla ilgili gezi ve yol hikayeleri yazıyorum. Bisikletin sağlıklı ve doğaya saygılı bir ulaşım aracı olarak kullanılabileceğine dikkat çekmek için sürekli pedal çeviriyorum. Her bölgede çektiğim fotoğraflarla sergiler düzenleyip bu sergilerde fotoğraf satışlarından elde edilen gelirlerin tamamını ise dernek, vakıf ve ihtiyaç sahiplerine bağışlıyorum. Karadeniz bölgesinde düzenleyeceğim fotoğraf sergisinin tarihi, yeri ve saati de belli oldu. 25 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 13:30’da Trabzon’da Trabzon Sanat Evi’nde bu projenin ilk sergisi açılacak. Ardından bu sergi Trabzon Forum Alışveriş Merkezi’nde devam edecek. Çernobil faciasından sonra Türkiye’de kanser hastalığının en yaygın görüldüğü bölge Karadeniz bölgesidir. Bu bölgede yüzlerce insanımız kanser hastalığından dolayı hayatını kaybederken binlerce insanımızda bu hastalıktan kurtulmak için kısıtlı imkanlarla yaşam mücadelesi veriyor. Ben de Karadeniz sergimde kanser hastalarının tedavisine bir umut olabilmesi için fotoğraf satışlarından elde edilecek olan gelirlerin tamamını Kansere Umut Vakfı’na bağışlıyorum. Projemin temel amaçlarından biri zaten mutluluk ve paylaşımdır. Eğer birilerini paylaşımlarımla mutlu edebiliyorsam, amacıma adım adım ulaşıyorum demektir. Bu projede elbette kurum amirlerinden, tanıdıklarımdan ve meslektaşlarımdan manevi destek alacağım. Hakikaten büyük bir emek ve çaba sarfediyorum ve istediğim tek şey bu yolculukta insanların beni anlayışla karşılamalarıdır. Bu projede sadece yolculuk yoktur. Görmek isteyenler bu projenin sadece parasız pedal çevirmekten ibaret olmadığını anlayacaklardır…
Not: Doğu Karadeniz’de aşırı yağışlar nedeniyle aşırı ıslanıp soğuk aldım. Yol hikayelerimde aksamalar olabilir. Şimdiden özür dilerim…
Sergi gelirlerini hayır kuruluşlarına bağışlıyor
Pedal çevirmekle kalmıyor, Türkiye'nin fotoğrafını çekiyor. Ve ilk sergisini Trabzon'da açacak.
Bisikletiyle parasız bir halde Türkiye'nin sınır illerini dolaşarak fotoğraflar çeken ve bölge bölge açacağı sergilerde çektiği fotoğrafları sergileyecek olan Hasan Söylemez, ilk sergisini 25 Eylül'de Trabzon'da açacak.
11 Temmuz'da yolculuğuna başlayan Hasan Söylemez, 48 günü geride bırakırken 1668 km. pedal çevirdi. Yolculuğu esnasında Şile, Ağva, Kandıra, Kerpe, Kefken, Karasu, Kocaali, Akçakoca, Alaplı, Ereğli, Zonguldak, Çaycuma, Bartın, Amasra, Kurcaşile, Cide, Doğanyurt, İnebolu, Abana, Çatalzeytin, Türkeli, Ayancık, Sinop, Gerze, Yakakent, Bafra, 19 Mayıs, Samsun, Tekkeköy, Çarçamma, Terme ve Ünye, Fatsa, Ordu, Giressun ve Görele'den geçen ve ardından Trabzon'a ulaşan Hasan Söylemez, Rize ve Artvin'den sonra Doğu Anadolu bölgesi sınırından turuna devam edecek.
Geçtiği yerlerin kültürel değerlerini, çeşitliliğini, insanlarını ve yaşam tarzlarını; hem turist, hem gazeteci, hem fotoğrafçı hem de o hayatı yaşayan sıradan bir insan gözüyle fotoğraflayıp, yaşadığı yol hikayelerini kendi adını taşıyan intermet sitesi hasansoylemez.com'da yazarak belgeleyen Hasan Söylemez, ilk fotoğraf sergisini Trabzon'da açacak.
http://www.htspor.com/diger/haber/544726-yol-hikayeleri
http://galeri.haberturk.com/galeri/index/403612
25 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 13:30'da Trabzon Sanat Evi'nde ardından ardından Forum Trabzon Alışveriş Merkezi'nde sergilenecek olan 'Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ''Karadeniz'' Fotoğraf Sergisi'nde fotoğrafların satışından elde edilicek gelir Kansere Umut Vakfı'na bağışlanacak.
Hasan Söylemez, açacağı sergi öncesi Trabzon'da bir basın toplantısı düzenledi. Söylemez basın toplantısında şunları dile getirdi:
"Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ve Türkiye Fotoğrafları'' projemin Karadeniz ayağını tamamlamak üzereyim. 11 Temmuz Pazar günü cüzdanımdaki banka kartlarını kırıp son paramı da çocuklara dağıtarak, yanıma hiç para almadan Türkiye'nin sınır bölgelerini bisikletle gezmek için yola çıktım ve 48 günde 1668 km yol kat edip Trabzon'a vardım.
Yolculuk bitene kadar parayı kendi hayatımdan çıkarıyorum. Gittiğim her bölgenin kültürel değerlerini, çeşitliliğini, insanlarını ve yaşam tarzlarını; hem turist, hem gazeteci, hem fotoğrafçı hem de o hayatı yaşayan sıradan bir insanın gözüyle fotoğraflayıp, yaşadığım yol hikayelerini yazarak belgeliyorum.
Başta Karadeniz bölgesi olmak üzere Türkiye'nin sınır bölgelerinde çektiğim fotoğraflarla sergiler düzenleyip bu sergilerden elde edilen gelirleri ise hayır kuruluşlarına bağışlıyorum. Yolculuğumun ilk ayağı olan Karadeniz Bölgesi'ni tamamlamak üzereyim ve bu bölgede çektiğim fotoğraflar önce Trabzon Sanat Evi'nde ardından Forum Trabzon Alışveriş Merkezi'nde sergilenecek.
Biliyorsunuz Karadeniz Bölgesi Çernobil faciasından sonra kanser hastalığının en sık görüldüğü bölgelerden biridir. Bu nedenle sergide fotoğraf satışlarından elde edilen gelirlerin tamamı kanser hastalarına bir umut olması için Kansere Umut Vakfı'na bağışlanacaktır. 25 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 13:30'da Trabzon Sanat Evi'nde düzenlenecek olan Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ''Karadeniz'' Fotoğraf Sergisi'ne bütün Karadenizlilerin gelmesi hem beni hem de iyileşmek için bir umut bekleyen Kanser hastalarını mutlu edecektir."
Hasan Söylemez 2799 metre yukseklikte olan Sahara dagini an itibariyle yedi bitirdi.. Son 1 km kaldığını söylerken sesi gayet enerjik ve neşeliydi :)
Ramazan ayında bisikletle yolculuk yapmak gerçekten çok zordur. Sürekli pedal çevirdiğim için hem kalori yakıyor hem de çok su tüketiyorum. Vücudun enerjiye, suya ve besine ihtiyacı var. Yola devam edebilmek için mutlaka bir şeyler yemeli ve bol su tüketmeliyim. Bir önceki yazımda anlatmıştım, Terme’de çadır kurduğum çadır kampında oruç tutmadığımdan dolayı hem sözlü tacize uğramış hem de aç kalmıştım… Ben de ertesi gün sabah erkenden uyanıp, çadırımı topladıktan sonra aç karınla Ordu’nun Ünye ilçesine doğru yola çıkıyorum. Oradan apar topar kaçarcasına çıktığım için matarama su koymayı da unutuyorum. Sıcak havada hem aç, hem susuz pedal çevirmeye çalışırken yol kenarındaki evlerden hello hello diye bana seslenildiğini duyuyorum. Kafamı çevirip baktığımda bir evin balkonunda oturan birkaç kadını görüyorum. Israrla bana el sallayarak yanlarına gitmemi istiyorlar. Yiyecek ve içecek verirler umuduyla bisikletimi onlara doğru sürerek yanlarına gidiyorum.
- Merhaba, soğuk suyunuz var mı?
- Aaaa! Sen turist değil misin?
- Hayır, değilim…
- (gülümseyerek) Biz seni turist sandık.
- O halde gideyim mi? (daha önce turist olmadığım için beni kovanlar olmuştu)
- Yok canım biraz dinlen, suyunu iç, hatta karnın açsa sana yemek de getirelim.
Onların bu teklifi bile bana enerji vermeye yetiyor. Ben bisikletimden inerken onlar da balkonda oturabileceğim bir yer açıyor ve yiyecek içecek getirmek için içeri koşuşturuyorlar. Biraz sonra evin diğer sakinleri de geliyor ve soru üstüne soru yönelterek beni tanımaya çalışıyorlar. Ben de bir taraftan yemeğimi yerken bir taraftan da onların sorularını cevaplıyorum. O kadar neşeli ve güzel bir ortam oluşuyor ki, bir saate yakın sohbet ediyoruz. Beni konuk edip karnımı doyuran, sıcak ve samimi sohbetleriyle bana moral depolayan bu ailenin oruçlu olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim…
Ünye’deki tarihi hamamın içler acısı hali
Kılıç ailesinin bu cömert davranışlarından sonra gayet memnun ve mutlu bir şekilde bisikletime binerek Ünye’ye doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Ünye’ye vardığımda ilk olarak sahildeki çay bahçelerinden birinde oturup yorgunluğumu atıyorum ardından ilçe merkezini dolaşıyorum. Sokak aralarında gezinirken, duvarlarında otlar çıkmış, yıkık dökük, harabeye dönmüş bir yapı dikkatimi çekiyor. Kubbelerinden hamam olduğu anlaşılan bu yapı çevresindeki binaların arasında üvey evlat gibi duruyor. Hamamın enkaz yığını haline gelmiş kapısını bulup içeri girdiğimde o muazzam mimari yapının içler acısı haliyle karşılaşıyorum. Duvarları ağaç kökleriyle yıkılmış, yerler çöpten ve pislikten geçilmiyor. Yeri geldiğinde tarihimizle övünürken bu tarz tarihi binaların sahip çıkılmadan göz göre göre yok olmasına müsaade edilmesine nasıl izin veriliyor ve nasıl koruma altına alınmıyor gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Umarım yetkililer bir an önce bu hamamın farkına varır ve restorasyon çalışmalarına başlarlar…
Dünyada fındığın en çok üretimi yapıldığı bölge Fatsa’dır
Karadeniz sahil kesiminde yerleşim yerleri bir birlerine çok yakındır. Ünye’yle Fatsa arası da 22 km’lik bir yol ve bisikletle bu yolu hiç zorlanmadan 1 saatte gidiyorum. Fatsa’da gözünüze çarpan yeşilliklerin hepsi fındık ağaçlarıdır. Fındık Fatsa’nın en önemli tarım ürünüdür. Halkın %80'i fındık tarımı ile geçimini sağlıyor. Dünyada fındığın en çok üretimi yapıldığı bölge Fatsa’dır. Hatta Fiskobirlik'in merkez binasının buraya kurulması düşünülmüş fakat çıkan bazı problemler sonrası Giresun'a kurulması kararlaştırılmış. Üretilen fındığın % 98’i pazarlanıyor. Özellikle son yıllarda, üretilen fındığın bir kısmı Ordu Soya Sanayisi’nde yağlık olarak kullanılıyor ve kalanı ise ihraç ediliyor. Fındık genellikle, fındık kırma fabrikalarında, iç fındık haline getirilerek ihraç ediliyor. Fındık üretimi, tarım sektörü içinde önemli bir yere sahip olmasının ötesinde fındığa bağlı sanayi kollarının da gelişmesini sağladığından önemli ölçüde istihdam yaratıyor ve kent ekonomisi içinde ciddi bir pay teşkil ediyor. Çikolata sanayi ve fındık kırma sanayi, başlıca fındığa bağlı sanayi kolları olarak öne çıkıyor. Fındık toplama sezonunu kaçırdığım için fındık bahçelerinde çalışan insanlara pek rastlayamıyorum. Ancak her evin önünde güneşte kuruması için serilen fındıkları görmek mümkün. Fatsa’da belediye başkan yardımcısı Muharrem Aktepe beni iki gün misafir ediyor. Orada uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı da görüyorum ve onunla birlikte Fatsa’ya yakın olan Ordu’nun Çamaş ilçesindeki yaylalara gidiyoruz. Gökyüzünün kara bulutlarla kaplanması yağmurun habercisi olduğu için Çamaş’a gitmemizle dönmemiz bir oluyor. Akşamüzeri Fatsa’ya döndüğümüzde Bisikletliler Derneği Fatsa temsilcisi Erkan Yurttaş’la da görüşüyoruz. Onunla da bir süre bisiklet üzerine sohbet ettikten sonra yol hikayelerimi yazmak için bilgisayarımın başına geçiyorum.
Ben kendimi kaptırmış yol hikayelerimi yazarken telefonum çalıyor. Arayan Habertürk’ün Spor Müdürü Erdem Erol. Erdem abi yolculuğum hakkında benimle telefonda yaklaşık bir saat röportaj yapıyor ve aynı gece yaptığı röportajı hemen yayına koyuyor. Erdem abi sağ olsun iki günde bir mutlaka beni arayarak bir ihtiyacım var mı diye soruyor ve uzakta olmasına rağmen bana yardımcı olabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor ve yapıyor da…
Daha önce kendimi hiç bu kadar ölüme yakın hissetmemiştim!
Artık Fatsa’dan Ordu’ya gitme zamanı geliyor ve bisikletime binerek tekrar yollara düşüyorum. Ordu yolu düz görünmesine rağmen hafif bir eğim var. Bu eğimi ancak pedal çevirirken zorlandığınızda anlıyorsunuz. Ordu’ya girmek için yolumun üzerinde bulunan 3820 metre uzunluğundaki, Türkiye’nin en uzun tüneli Nefise Akçelik tünelini geçmem gerekiyor. En son Zonguldak’ta kısa bir tünele girmiştim ve ondan sonra karşıma hiç tünel çıkmamıştı. Bu tünele girmeden önce de kafamda Bolu Dağı tünelini canlandırıyorum. Kesin emniyet şeridi olan geniş bir tüneldir diye düşünüyorum. Ancak ilk hayal kırıklığını tünele vardığımda yaşıyorum. İki şeritli, emniyet şeridi olmayan ve beton mazgallarla yapılmış dar kaldırımı görünce bir korkuya kapılıyorum. Geri dönüşü olmadığı için mecburen o dar kaldırıma çıkarak pedal çevirmeye başlıyorum. Tünel içerisinde ilerledikçe nefes alış verişim değişiyor. Bana çarpacakmış gibi yakınımdan geçen araçlar, korna ve motor seslerinin tünel içinde yankılanarak dehşet bir gürültüye dönüşmesi bana ecel terleri döktürüyor. O an öyle bir korkuya kapılıyorum ki, artık bu tünelden çıkamayacağımı düşünmeye başlıyorum. Adrenalini en uçlarda yaşamak için Disneyland’da korku tüneline girmeye gerek yok, asıl gerçeğini Karadeniz Sahil Yolu boyunca gireceğiniz tünellerde fazlasıyla yaşarsınız. Eğer şanslı ve dikkatliyseniz diliniz bir karış dışarıda, yüzünüz sararmış ve yarı baygın bir halde kendinizi dışarı atarsınız…
O korku tünelini geçtikten sonra yokuş aşağı pedal çevirerek Ordu’ya giriyorum. Yerli halkın onurlu direnişiyle Karadeniz Sahil Yolu’nun geçemediği ve doğal yapısını koruyan tek il olan Ordu’yu görünce tünelde yaşadığım o korkuyu sineye çekiyorum. Bir de Ordu denince herkesin aklına şu meşhur ‘’Ordunun dereleri’’ adlı türkü gelir. Ben yukarı doğru akan bir dere görmüyorum, daha doğrusu aşağı akacak dere bile kalmamış. Çünkü HES’lerden dolayı dereler bir bir kuruyor. En son Meret Irmağı bundan nasibini almış ve dere yatakları binlerce balığa mezar olmuş…
Paraşütle Ordu semalarındayım
Ordu sahilindeki o güzelim parklarda gezinirken paraşütünü toplayan Hüseyin abiyle karşılaşıyorum. Hüseyin abi uzaktan bakıldığında yeni iniş yapan bir paraşütçü gibi görünüyor ancak yanına gittiğimde paraşütü kontrol etmek için açtığını söylüyor. O paraşütü toplarken ben de gökyüzüne bakarak keşke ben de uçabilseydim diye bir iç geçiriyorum. Kendi kendime ‘’ulan paraşütçü adam yanında, böyle iç geçireceğine sorsana ona belki seni de uçurur’’ diyorum ve Hüseyin abiye ben de uçmak istediğimi söylüyorum. O da, ‘’Barış adında bir arkadaşım var yeni aldıkları paraşütü denemek için yarın bir uçuş gerçekleştirecekler ve kendilerine bir kurban arıyorlardı. Eğer o kurban sen olmak istiyorsan Barış’a söylerim seni yarın uçurur’’ diyor. O böyle söyleyince benim korkacağımı ve kabul etmeyeceğimi sanıyor ama ben hiç tereddüt etmeden ‘’O kurban ben olmak istiyorum’’ diyerek uçmak istediğimi yineliyorum. O da, ‘’peki, bunu sen istedin’’ diyerek Barış’ı arıyor ve Barış da yarın hava şartları uygun olduğunda beni uçuracağının sözünü veriyor. Biz Hüseyin abiyle çayımızı içerken benim Ordu’da olduğumu öğrenen gazeteciler cemiyeti başkanı Recep Aydın arıyor. Yarım saat sonra Recep Bey yanında Ordu’daki yerel gazetecilerle birlikte gelip beni bulunduğum parktan alıyorlar. Etrafımda bir anda onlarca gazeteci ve televizyoncu toplanıyor ve hepsine ayrı ayrı röportaj veriyorum. Ordu’da o kadar gazeteciyi bir arada görünce şaşırıyorum. Daha sonra Recep Bey’den Ordu’da 300’e yakın sigortalı gazeteci olduğunu öğrenince donup kalıyorum. Neyse, o gece Recep Aydın beni misafir ediyor. Ertesi sabah onunla birlikte önce şehir merkezini geziyoruz ardından Boztepe’ye çıkıp Ordu’yu yukardan izliyoruz. Öğlene doğru Barış’la şehir merkezinde buluşup paraşütle uçmak için tekrar Boztepe’ye çıkıyoruz. Hava uçmak için müsait ama gökyüzündeki kara bulutlar rengini denize verdiği için deniz hafif koyu görünüyor. İlk defa paraşütle uçacağım ve bu yüzden biraz da heyecanlıyım. Hayatında hiç uçmamış ve tecrübesi olmayan bir adamı elbette tek başına uçurmayacakları için bana Barış eşlik ediyor ve iki kişilik paraşütü uçuşa hazır hale getiriyoruz. Barış bana pilotluk yapacak ve o ne derse ben de ona uymak zorundayım. Son hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Barış’ın koş komutuyla Boztepe’deki yamaçtan aşağı doğru koşmaya başlıyoruz ve bir anda ayaklarımız yerden kesiliyor. Ayaklarım yerden kesiliyor ama ‘’tamam oturabilirsin’’ komutu gelene kadar ben hala hava boşluğunda koşmaya çalışıyorum. Gökyüzünde kuşlar gibi süzülüp uçmanın zevkini yaklaşık 15 dakika kadar yaşıyorum. Bu kısa zamanda bir taraftan fotoğraflar çekiyorum bir taraftan da ayaklarımın altında olan o muhteşem güzelliği izleyip uçmanın keyfini çıkarıyorum. Yere indikten sonra hadi bir kere daha deneyelim demek istiyorum ancak gitme vaktimin çoktan geldiğini fark ediyorum. Bana bu duyguyu yaşattığı için Barış’a teşekkür edip Ordu’dan ayrılıyorum.
Günler öncesinden hiç tanımadığım biri sürekli telefonla arayarak Giresun’un Görele ilçesine geldiğimde beni mutlaka misafir etmek istediğini söylüyor. Onun ses tonundaki samimiyetine güvenerek ben de Görele’ye gittiğimde onun misafiri olacağıma söz veriyorum. Ama önce Giresun merkezde Şırnak’ta birlikte askerlik yaptığım asker arkadaşım Seçkin Çamcı’yla buluşuyoruz. İki asker arkadaşı askerden sonra ilk defa görüşüyorlarsa muhabbetin içeriği genel olarak askerlik anıları olur. Biz de gece geç saatlere kadar askerlik anılarımızı anlatıp durduk. Bu anıların başkaları tarafından dinlenildiğinde ne kadar sıkıcı olduğunu biliyorum. Rahat olun size de anlatıp kafanızı şişirmeyeceğim ve Giresun’dan çıkıp yol hikâyelerime devam ediyorum…
Şiddetli yağmur ve üst üste patlayan tekerlek
Giresun’dan Görele’ye giderken hava gayet açık ve güneşliydi. Ancak Espiye’ye vardığımda Karadeniz üzerinde gelen kara bulutları görünce bir petrol istasyonunda durup denizin çok uzaklardan bulutlarla birlikte dalgalanarak gelişini fotoğraflamak istiyorum. Önce bisikletimi petrol istasyonundaki çalışanlara bırakıyorum ardından sahile giderek fotoğraflar çekiyorum. Yola devam etmek için bisikletime bineceğim sırada petrol çalışanları en geç 20 dakika içerisinde yağmur yağacağını ve gitmememi tembihliyorlar. Onlar bu bulutları ve yağmurları iyi tanıyorlar hatta içlerinden biri Rusya’dan gelen bu yağmurlar için Putin yağmurları diyor. Çok geçmeden tıpkı onların dediği gibi ‘’Putin Yağmurları’’ yağmaya başlıyor. Ohh be! iyi ki yola çıkmadım, yoksa asfaltta bisiklet süren balığa dönecektim. Yaklaşık üç saat boyunca yağmurun dinmesini bekliyorum ama yağmur şiddetini arttırarak yağmaya devam ediyor. Bu bekleyiş esnasında petrol çalışanları bana yemek verip geceyi de orada geçirmemi istiyorlar. Ancak Görele’de bekleyenlerim olduğu için yağmur dinmese bile karanlığa kalmadan yola devam etmeye karar veriyorum ve bisikletimin yanına gittiğimde arka tekerleğin patladığını görüyorum. Haydaaa! al başına belayı. Hemen tekerleği söküp patlağı yamaladıktan sonra yağmurluğumu giyinip Görele’ye doğru pedal çevirmeye başlıyorum. Yağmur o kadar çok yağıyor ki, giyindiğim yağmurluğun zerre kadar faydası olmuyor ve tepeden tırnağa sırılsıklam oluyorum. Bir süre sonra karşıma çıkan bir çay bahçesine kendimi atıyorum. Orada da yarım saat bekliyorum ama yağmurun dineceği yok. Madem ıslanmışım, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın deyip tekrar bisikletime binerek yola devam ediyorum. Birkaç km daha gittikten sonra hiç sevmediğim o uzunca tünellerden birini görünce seviniyorum. Allah’tan hava yağmurlu olduğu için öyle yoğun bir araç trafiği de yok, bu nedenle tünelden çok da fazla korkmadan rahatça geçiyorum. Dışarı çıktığımda ise gördüğüm manzara karşısında şok oluyorum. Çünkü benim iflahımı kesen yağmurun zerresi bu tarafa yağmamış. Çabucak üzerimdeki yağmurluğu çıkarıp, var gücümle pedallara asılarak Tirebolu’yu geçiyorum. Görele’ye 5 km varken arka tekerleğim yine patlıyor. ‘’ulan sırası mıydı şimdi’’ deyip tekerleği söküyorum ve kocaman bir yırtığı olan iç lastiği yenisiyle değiştirip yola devam ediyorum. Biraz sonra telefonum çalıyor, arayan kişi beni misafir edecek olan Cüneyt ve arkadaşları. Onlar da beni merak etmişler ve arabayla karşılamaya geleceklerini, tam olarak nerede olduğumu soruyorlar. Koordinatlarımı bildirdikten beş dakika sonra onlarla buluşup nihayet iftar vakti Görele’ye giriyoruz.
Sis Dağı’nda sis yağmur olup başımıza yağıyor
Yolda ne badireler atlattığım her halimden belli oluyor. Önce Cüneyt’in çalıştığı internet cafeye gidip Görele MTB Ekibi’nden Alper, Yusuf, Adem, Serdar, Serkan ve diğerleriyle tanışıyorum. Ardından Pideci Yusuf’un benim için hazırladığı nefis Görele pidelerini yiyoruz ve Cüneyt’in evine geçiyoruz. Duşumu alıp üzerimi değiştirdikten sonra bir çay bahçesinde oturup diğer arkadaşlarla da görüşüyoruz ve yarın sis dağına gitmek için planlarımızı yapıp evlere dağılıyoruz. Ertesi sabah erkenden uyanıp kahvaltımızı yaparak Sis Dağı’na çıkmak için son hazırlıklarımızı yapıyoruz ve Serdar’ın arabasıyla yola koyuluyoruz. Önce Şalpazarı sonra diğer köyler ardından yavaş yavaş Sis Dağı’nın zirvesine doğru çıkıyoruz. Sis Dağı’nı; gökyüzü masmavi, bulutlar ayağımın altında diye hayal ediyordum ama ne hikmetse biz oraya vardığımız gibi o sis yağmur oldu başımıza yağdı. Bu da yetmezmiş gibi arabanın da tekerleği patladı. O kadar şanslıyız ki arabadaki kriko da kısa gelmesin mi? Hemen organize olup arabayı kendi gücümüzle kaldırıyoruz ve patlayan tekerleği değiştirmeyi başarıyoruz. Bisikletin selesinde oturmaktan yorulan kıçım yumuşak bir yere oturunca anında uykumu getiriyor. Sis Dağı’ndan aşağı nasıl indiğimizi hatırlamıyorum, öylece arabada uyuya kalmışım. İlçe merkezine geldiğimizde beni uyandırıyorlar ve çarşıdan mangal yapmak için malzemelerimizi alıp sahile giderek mangal keyfi yapıyoruz. Görele’de kaldığım iki gün boyunca beni misafir edip, dostluklarını, ekmeklerini, evlerini paylaşan bu arkadaşlarla vedalaşıp Trabzon’a doğru yola çıkıyorum…
Aksilikler peşimi bırakmıyor!
Aksilik bu ya, Trabzon’a giderken Vakfıkebir’e 5 km kala bisikletimin arka tekerleği tekrar patlıyor. Görele’de pompam kırıldığından dolayı patlayan tekerleği maalesef onaramıyorum ve yoldan geçen araçlara beni en yakın yerleşim yerine götürmeleri için otostop yapıyorum. Tabi otostop yaptığım araçların bisikletimi alabilecek bir arka kasası olması gerekiyor. El kaldırdığım ilk dört araç hızlarını bile düşürmeden yanımdan hızla geçiyorlar. Nihayet bir yük minibüsü duruyor ve bisikletimi bindirerek Vakfıkebir’deki bir bisikletçiye gidiyoruz. Tekerleği söküp iç lastiği çıkardığımda üç ayrı yerden patladığını görüyorum. Bu kadar fazla patlak vermesinin nedeni ise dış lastiğin iç tarafına giren küçük tel parçacıklarıymış. Dış lastiği temizleyip, iç lastiği de onardıktan sonra Trabzon’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Pedal çevirirken açlıktan bacaklarımın güçsüz düştüğünü hissedebiliyorum. Bir yerlerden atıştıracak bir şeyler bulmam gerekiyor ancak herkes oruçlu, kimden nasıl yiyecek isteyebilirim ki? En iyisi kendimi Trabzon’a atayım zaten Öznur’un babası Adil amca beni almaya gelecek, eve gittiğimizde ise Aysel teyzenin yaptığı nefis yemekleri büyük bir iştahla mideye indiririm diye düşünürken yol kenarında kocaman bir incir ağacına gözüme ilişiyor. Hemen bisikletimi emniyet şeridindeki bariyerlere yaslayıp o incir ağacına doğru koşuyorum. Mevsim tam da incir mevsimi, ağaçtaki sulu ve koyu renkli incirlerin her biri ‘’beni ye, beni ye’’ diye birbirleriyle yarışıyorlar sanki. Affeder miyim hiç, dalından taze taze koparıp, büyük bir iştahla indiriyorum mideye incirleri. Açlığımı biraz da olsa yatıştırdıktan sonra Trabzon’a kadar hiç durmadan asılıyorum pedallara.
Trabzon’daki ailem
Şehir merkezine vardığımda Adil amcayla buluşup Karakaya köyüne gidiyoruz. Eve vardığımızda bizi Aysel teyze, Öznur ve Toprak kapıda karşılıyor. Öznur’u önceki yazılarımdan da tanıyorsunuz. Aslen Trabzon’lu olmasına rağmen doğma büyüme İstanbul’ludur ve benim en yakın arkadaşlarımdan biridir. Karakaya köyünde evleri ve fındık bahçeleri var. Adil amca, Aysel teyzeyi ve diğer çocuklarını da alarak iki ayda bir mutlaka buraya kafa dinlemeye gelirler. Şansıma ben Trabzon’a giderken onlarda orada olduğu için Trabzon’da kaldığım sürece onların misafiri oluyorum.
Sümela Manastırı’nda Türk hat sanatıyla yazılan isimler ve şiirler
Karadeniz Bölgesi’nde çektiğim fotoğraflarla düzenleyeceğim serginin ön hazırlıklarını yapmalıyım. Bu yüzden en az bir hafta Trabzon’da kalarak bu işlerimi halletmem gerekiyor. Hafta sonu ve zafer bayramı tatilleri araya girdiği için resmi işlerime ancak üç gün sonra başlayabiliyorum. Bu üç gün ise Trabzon’u gezip tanıyabilmem için bana bir fırsat oluyor. İlk olarak Öznur’la Sümela manastırına gitmek istiyoruz ancak sabah geç uyandığımızdan dolayı şehir merkezine indiğimizde manastıra giden arabayı kaçırıyoruz. Biz de sahildeki bir çay bahçesine inip birer kahve içiyoruz. Bu sırada uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımın da Trabzon’da olduğunu hatırlıyorum ve telefonla arayarak onu oturduğumuz çay bahçesine çağırıyorum. O günü akşama kadar ben Öznur ve Sena birlikte geçiriyoruz. Ertesi gün biraz erken uyanıp Sümela manastırına gidiyoruz. Trabzon’a yolu düşen herkesin mutlaka görmesi gerektiği bu manastır, Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Milli Parkı sınırları içerisindedir. Milattan sonra 4. yüzyılda 2 rahip tarafından inşaasına başlanmış ve tarihin birçok döneminde değişik eklentiler yapılarak şekli değiştirilmiştir. Sümela Manastırı Meryem Ana Deresi’nden 300 metre yukarıda vadiye hakim ve dik bir tepe üzerindeki kayalıklar oyularak inşa edilmiştir. Bu oyularak inşa edilen hali sadece içerideki tapınak ve çevresindeki birkaç ufak yapıyı kapsamaktaymış. 9. Yüzyıldan sonra zamanla büyüyen bu yapı 72 oda ve büyük bir kütüphaneye sahip bir manastıra dönüşmüştür. Sümela Manastırı Ortodokslar için kutsal bir mekandır ve buraya gelenler hacı olduklarına inanıyorlar. Ne yazık ki tarihi değerlerimize sahip çıkmadığımız için bu yapı da tahrip edilmiş duvarlarındaki freskler sökülmüş hatta 20. Yüzyılın Türk hat sanatıyla duvarlarına isimler ve aşk şiirleri yazılmış… 40 yıldır devam eden restorasyon çalışmalarından dolayı sadece yüzde onu ziyaret edilebiliyor. Muhteşem bir manzarası olan manastırdan aşağı inerken Meryem Ana Deresi’nin sesiyle de insanın içini tatlı bir huzur kaplıyor…
Başımdaki buff ve sakallarımla özdeşleşmişim!
Öğleden sonra şehir merkezine döndüğümüzde dinlenmek için bir kafede oturuyoruz. Biz Öznur’la oturmuş kahvelerimizi içerken beni tanıyan iki genç yanımıza yaklaşarak selam veriyor. Onları da masamıza davet edip sohbete devam ediyoruz. Bu defa başka biri daha gelerek, ‘’Hasan Söylemez hoş geldin, seni sakalından ve başına taktığın buff’dan tanıdım.’’ Diyor. Geçtiğimiz hafta bana gelen bir mailde şöyle yazıyordu:’’ Trabzon’a geliş tarihinizi söylerseniz size bir sürpriz yapabiliriz. Sinek Kafe Trabzon’’ Tesadüf bu ya, farkında olmadan davet edildiğim o kafede oturuyoruz ve yanımıza gelen kişi de beni davet eden kafenin sahibi Tuncay Akçair. Onu da aramıza alıyoruz ve gece geç saatlere kadar süren matrak muhabbetlerle kendimizden geçiyoruz. Sonraki günler Tuncay’ın eşi Elife ve yeni doğan bebekleri Uzay’la da tanışıyoruz. Bize gösterdikleri sıcak ilgi için onlara buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.
Sergi hazırlıkları
Hafta içi mesai başladığında ise çok yoğun bir koşuşturma içerisinde açacağım sergi için görüşmelere başlıyorum. Önce Vali Recep Kızılcık’la görüşüp sergi için yer tahsisi talebinde bulunuyorum. Sağ olsun beni kırmıyor ve hem Trabzon Sanat Evi’ni kullanabileceğimi hem de her konuda destek vereceğini belirtiyor. Sonra Vali Kızılcık ve balıkçılarla birlikte denize açılıp Vira Bismillah diyerek balık avlama sezonunu başlatıyoruz. Ertesi gün fotoğrafların baskısını yapacağımız Vizyon Bilgi İletişim Ürünleri şirketinden Fahri Gümüştekin’le görüşüyoruz. O sırada yanımıza Forum Trabzon’un halkla ilişkiler uzmanı Esma Sezeroğlu da geliyor. Esma hanım projemi duyunca hemen fotoğraf baskılarının sponsorluğunu üstleniyor ve sergiyi Forum Trabzon’da devam ettirebileceğimi söylüyor. Onun bu jestine tabii ki hayır diyecek değilim. 25 Eylül’de Trabzon Sanat Evi’nde açılacak olan serginin 10 gün sonra Forum Trabzon’da devam etmesine karar veriyoruz. Diğer günlerde yine koşuşturmalar ve görüşmelerle geçiyor. Oradaki işlerimi hallettikten sonra sergi gelirlerini bağışlayacağım Kansere Umut Vakfı Başkanı Mehmet Öktem’i arayarak müjdeyi veriyorum. Mehmet Bey’in telefonda ne kadar duygulandığını ve sesinin titrediğini hissedebiliyordum. Son olarak Trabzon Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ergun Ata ve diğer gazetecilerinde katılımıyla bir basın toplantısı düzenleyip serginin duyurusunu yapıyoruz.
Bu yoğun tempodan sonra artık Trabzon’dan ayrılıp Karadeniz turumu tamamlamak üzere yola çıkmanın vakti geliyor. Aysel teyzenin sıcak yemekleri, adil amcanın hoş sohbetleri, Toprak’ın oyunları ve Öznur’un yakın ilgisiyle bulduğum aile sıcaklığını arkamda bırakarak, yağmurlu havada Rize’ye pedal basıyorum…
Not 1: Fotoğraf sergisi 25 Eylül 2010 saat 13:30’da Trabzon Sanat Evi’nde açılacaktır. Bu sergiye herkes davetlidir.
Not 2: Karadeniz Bölgesi’ni tamamlayıp Ardahan’a kadar geldim. Yol hikayelerimi biraz gecikmeli de olsa paylaşmaya devam edeceğim. Ardahan’da bisikletimi bırakıp sergi için otobüsle Trabzon’a gidiyorum, sergiden sonra tekrar otobüsle Ardahan’a dönüp kaldığım yerden pedallara asılıyorum.
Not 3: Nerede olduğum ve ne yaptığımla ilgili güncel bilgileri http://twitter.com/hasansoylemez ve www.hasansoylemez.com adreslerinden takip edebilirsiniz.
Hasan Söylemez gelirlerini kanser hastalarına bağışlayacağı ilk fotoğraf sergisini açıyor.
Şu ana kadar 2000 km yol katetmiş Hasan 75 günü geride bırakırken şimdi projesinin en vurucu noktalarından birini gerçekleştirmek için Trabzon'da hazırlıklar yapmakta.Karadeniz Bölgesinin Çernobil faciasından sonra kanser hastalığının en sık görüldüğü bölgelerden biri olduğuna dikkat çekmek ve bunu unutan insanlara hatırlatmak amacıyla 25 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 13:30'da Trabzon Sanat Evi'nde ardından Forum Trabzon Alışveriş Merkezi'nde sergilenecek olan 'Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ''Karadeniz'' Fotoğraf Sergisi isimli ilk fotoğraf sergisini açıcak.Fotoğrafların satışından elde edilecek geliri de geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden arkadaşı Levent Kılıç anısına Kansere Umut Vakfı'na bağışlayacak.
Trabzon'da olan pedalcılarımızın Hasan'ı yalnız bırakmayıp serginin açılışına katılacağına eminim..
Bizler de Hasan'ı tebriklerimizle yalnız bırakmayız sanırım..
Sevgiler,saygılar..
Ebru
Halil Atalay
15-10-2010, 17:26
hasan beyle dün görüşdüm van'dan hakkari'ye ilerliyor doğu bölgesininden bir an önce çıkmak istiyor
Yol hikayeleri 9 - 10. ve 11. hafta
Şiddetli yağmurlar ve hastalık!
Doğu Karadeniz, Karadeniz Bölgesi’nin en dağlık, en fazla yağış alan ve nem oranının en yüksek olduğu bölümüdür. Gazete ve televizyonlarda bu bölgedeki aşırı yağışlardan dolayı meydana gelen sel ve heyelanların bölge halkına ne kadar zarar verdiğini görmüş ve okumuşuzdur. Burada yağmur dinsin de yoluma devam edeyim deme şansınız yoktur. Şayet yağmurun dinmesini bekleyeceğim diyorsanız günleri ve haftaları gözden çıkarmanız gerekiyor. Doğu Karadeniz’de bunları yaşayacağımı bildiğimden dolayı Trabzon’dan Rize’ye gideceğim gün yağan yağmura aldırış etmeden yağmurluğumu giyinip yola çıkmaya karar veriyorum. Trabzon’da kaldığım bir hafta boyunca beni evlerinde misafir eden Öznur, babası Adil Amca ve annesi Aysel Teyze Trabzon’un çıkışına kadar bana arabalarıyla eşlik edip yolcu ediyorlar. Karadeniz’in hırçın dalgaları kayalıkları döverken çıkan sesin ritmi ve yağan yağmurun hoşurtusuyla oluşan melodiye kendimi kaptırmış pedal çevirirken bir petrol istasyonunun önünde gelişimi videoya kaydeden birini fark ediyorum. Biraz daha yaklaştığımda bu kişinin Sinek Kafe’nin sahibi Tuncay Akçair olduğunu anlıyorum. Tuncay fanatik bir Trabzonspor taraftarıdır. Beni Trabzon’un çıkışında beklemesinin çok anlamlı bir nedeni var. Yanında getirdiği poşeti açıp içinden bir Trabzonspor atkısı çıkararak bana uzatıyor ve bu atkıyı gördüğüm ilk Trabzonsporlu çocuğa vermemi istiyor. Onun bu talebini seve seve yerine getireceğime söz veriyorum ve o atkıyı özenle katlayıp çantama koyduktan sonra Rize’ye doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Yağmur gittikçe şiddetini artırıyor, giyindiğim yağmurluğun hiçbir etkisi olmadığı gibi yanımdan geçen araçların sıçrattığı suyla da sırılsıklam oluyorum. Gözlüğümün iç tarafı nefesimin sıcaklığıyla buharlaşırken dış tarafı da yağmur damlacıklarıyla kapanıp görmemi zorlaştırıyor. Asfalttaki su birikintilerine girdikçe hızım yavaşlıyor ve pedal çevirmek için daha fazla efor sarf etmem gerekiyor. Bir taraftan üşürken bir taraftan da kan ter içinde pedal çevirmeye çalışıyorum. Sürmene’’ye vardığımda bir dinlenme tesisine girip soluklanıyorum. Tesis çalışanları ve müşterilerin bana acıyarak baktıklarını hissedince ben de kendi halime gülüyorum. Bana ikram edilen bir bardak sıcak çayı içtikten sonra vakit kaybetmeden tekrar bisikletime binip, yağmura meydan okurcasına, ıslak asfaltı eze eze pedal çeviriyorum. Of, İyidere, Derepazarı derken 35 km hiç durmadan, yağmur altında pedal çevirip nihayet Rize’ye varıyorum. Rize merkezde yağmur şiddetini düşürmüş hafifçe serpiştiriyor, ben ise soğuktan tir tir titremeye başlıyorum. Birkaç hafta önce Rize’deki sel felaketinin verdiği korkuyla da dışarıda çadır kuramayacağımı biliyorum. Böyle zor durumlarda kaldığım zaman mecburen kamu kurum ve kuruluşlardan yardım istiyorum. Belediyeye giderek basın ve halkla ilişkiler müdürü Fahrettin Bey’le görüşüp kalacak yer konusunda yardımcı olmalarını istiyorum. Sağ olsun bana bir otelde yer ayırttırıyor. Otelde üzerime yapışan elbiseleri çıkartıp duş aldıktan sonra uyumak için yatağa geçiyorum. Ancak gün boyunca yağmur altında ıslandığımdan dolayı hafiften üşüyorum ve ara ara öksürüyorum. Sabaha kadar öksürmelerim ve üşümem bir türlü geçmiyor. Sabah uyandığımda sesimin kısıldığını ve tir tir titrediğimi fark ediyorum. Camdan dışarı baktığımda yağmurun devam ettiğini görünce tekrar yatağa dönüp battaniyenin altına girerek ısınmaya çalışıyorum. O gün akşama kadar otelden çıkmıyorum. Ertesi gün hava biraz açınca çıkıp çarşıda biraz dolaşıyorum. Biraz sonra telefonum çalıyor, arayan Amasra’da Barış Akarsu’nun evinde tanıştığım Hasan Güçlü.
Hasan benim Rize’de olduğumu öğrenmiş ve kendi köylerinde misafir etmek istediğini söylüyor. Öğleden sonra Hasan’la buluşuyoruz ancak onun evi Çayeli’ne bağlı Çilingir Köyü’nde olduğu için ve ben hasta bir halde pedal çeviremediğim için o gün köye gitmiyoruz. Birlikte Rize Kalesi’ni gezdikten sonra ertesi gün onların köyüne gideceğime söz verip Hasan’ı yolcu ediyorum. Akşam yemeğini belediyenin kurduğu iftar çadırında yiyip otele dönüyorum. İlk yardım çantamdan vitamin ve soğuk algınlığına iyi gelen ilaçlarımı da içip uyuyorum.
‘’Rize’de haftada iki defa yağmur yağar biri üç gün, diğeri dört gün sürer.’’
Biliyorsunuz Rize denince akla ilk gelen şey çaydır. Türkiye’deki çay üretimin neredeyse tamamı Rize’de yapılıyor. Trabzon’un Of ilçesinden Rize’ye girdiğiniz andan itibaren gördüğünüz yeşilliklerin hepsi çaylıklardır. Biz çay bahçesi diyoruz fakat orada yaşayanlar çay yetiştirdikleri alanlara çaylık diyorlar. Şehir merkezi ve yol kenarlarında onlarca çay fabrikasına rastlamak mümkün. Zaten Rize sınırları içerisinde bulunduğunuz sürece fabrikalarda işlenen çayın o ıslak kokusunu hemen hissedersiniz. Çay, bol yağış ve nem ister. Rize çay yetiştiriciliği için en ideal yerdir. Gökyüzünde kara bulutların olmadığı anlara rastlamak çok nadirdir. Hemen hemen her gün yağmur yağar. Hatta Rize’liler buna karşı çıkıp derler ki; ‘’Rize’de haftada iki defa yağmur yağar biri üç gün, diğeri dört gün sürer.’’ İnsanları da pratik zekalı ve çok komikler. Aslında çok ciddiler. İşte komik olan ise onlarla yaşadığınız komik olaylardaki ciddiyetleridir. Duyduğunuz Karadeniz fıkralarının çoğu Trabzon ve Rize’de geçer. Şiveleri ise ilçeden ilçeye, köyden köye değişir. Yüksek sesle konuşurlar ama siz bir şey anlamazsınız. Alfabedeki C ve U harflerini o kadar çok kullanırlar ki, bu harflerin Rize’li olduğunu sanırsınız. İftar çadırında yemek yerken kendi aralarında yüksek sesle konuşan bir gruba kulak misafiri oldum. İçlerinden biri ce-ci-cu diyor, diğerleri kahkalara boğuluyor. Yahu bunlar ne konuşuyor ne anlatıyor diye biraz daha kulak kabartıyorum ama ce-ci-cu’dan başka hiçbir şey anlamıyorum. Kesinlikle onların böyle konuşmasını yadırgamıyorum aksine güzel ülkemin çeşitliliğini gördüğüm için gurur duyuyorum.
Sel ve heyelanlardaki ölümler bölge halkının kaderi değil!
Neyse Çayeli’nde Hasan’la buluşmak üzere Rize’den yola çıkacağım sırada otelin önünde gördüğüm Erdem adında bir çocuğa Tuncay’ın bana emanet ettiği Trabzonspor atkısını veriyorum… Önceki gün bir çay firmasının genel müdüründen çay fabrikasında çekim yapmak için de izin istemiştim. Yolumun üzerinde o çay fabrikasına uğrayıp, çayın nasıl işlenip sofralara hazır bir hale getirilişini de fotoğraflıyorum. Ardından üç hafta önce sel ve heyelan felaketiyle 13 kişinin hayatını kaybettiği Gündoğdu ilçesine giriyorum. Aradan üç hafta geçmesine rağmen sel felaketinin en derin izlerini hala görebiliyorsunuz. Yıkılan evler, toprakla birlikte kayıp giden çay bahçeleri, çamurlar içindeki ev eşyaları ve o eşyaları ve evlerini çamurdan temizleyeme çalışan sel mağdurları… Maden ocaklarındaki göçüklerde ve grizu patlamalarındaki ölümler nasıl madencilerin kaderi değilse, Türkiye’nin en bol yağış alan bölgesindeki sel ve heyelanlardaki ölümler de o bölge halkının kaderi değil. Bütün bunlar yeterli önlem alınmadığından kaynaklanıyor…
Ateşim yüksek ve sürekli öksürüyorum!
Çayeli’nde Hasan’la buluşup Çilingir Köyü’ne gidiyoruz. Çay bahçelerinde tulum eşliğinde horon tepilecek ve ben de onları fotoğraflayacaktım. Ne yazık ki kapalı hava buna müsaade etmiyor ve çok geçmeden tekrar yağmur yağmaya başlıyor. Hasan’ın annesinin pişirdiği lezzetli yemekleri yiyip geç saatlere kadar sohbet ediyoruz. Sabah uyandığımızda tulumlu horonlu fotoğraf çekmek için havanın müsait olmadığını görünce artık çekimden vazgeçiyoruz ve ben Ardeşen’e doğru yağmurlu havada pedal çevirmeye devam ediyorum. Ardeşen’e vardığımda ayakta duracak halim kalmıyor. Sürekli öksürüyor, ateşimin yükseldiğini hissediyorum. Doktorumla telefonda görüştüğümde ilaçlarımı düzenli bir şekilde içip en az bir hafta dinlenmem gerektiğini söylüyor. Tanıdıklar vasıtasıyla Ardeşen’de üç gün öğretmen evinde kalıp hastalığımın geçmesini bekliyorum. Ancak ne havalar düzeliyor ne de benim hastalığım geçiyor. Dışarı çıkıp fotoğraf bile çekemiyorum. Öğretmen evinde tıkanıp kalmak canımı sıkınca daha fazla dayanamayıp bayram arifesinde bisikletime binerek yine yağmurlu havada Artvin’in Arhavi ilçesine geçiyorum.
Gürkan Genç’i duymuşsunuzdur. O da bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanılabileceğine dikkat çekmek için 3 Nisan’da Samsun’dan Japonya’ya gitmek için tek başına bisikletiyle yola çıkmıştı. Bana mail atmış eğer Arhavi’ye gidersem akrabalarını ziyaret etmemi, beni göreceklerine çok sevineceklerini söylemişti. Ben de Arhavi’de onun akrabalarını ziyaret ediyorum. Benim parasız gezdiğimi duyduklarında cebime para bile koymaya kalkışıyorlar ancak bunu kabul etmiyorum. Benimle çok yakından ilgilenip karnımı doyurduktan sonra yolcu ediyorlar.
Hopa’da kalacak yer bulamayınca yağmur altında bir o yana bir bu yana dolanıp duruyorum!
Öğleden sonra Hopa’ya vardığımda ilçe merkezinde bisikletimle birkaç tur atıyorum. Burada özellikle birkaç gün kalmak istiyorum. Çünkü Kazım Koyuncu’nun mezarını ziyaret etmek ve ailesiyle tanışmak istiyorum. Sarp Sınır Kapısı’nda çekim yapmak, bayramın nasıl bir havada geçtiğini görmek istiyorum. Ancak Hopa’da kalacak bir yer bulamıyorum. Yağmur her zamanki gibi çadır kurmama izin vermiyor, çarşıda bir o yana bir bu yana dolanıp duruyorum. Birkaç otele gidip çalışma karşılığında uyumam için yer vermelerini istiyorum kabul etmiyorlar. Ne yapacağımı şaşırmış ve çaresiz bir vaziyette kara kara düşünürken basın danışmanlığımı yapan Ebru Satır’ı, müzisyen olan yakın dostum Volkan Doğan Kayıkçı’yı ve Habertürk’ün spor müdürü Erdem Erol’u arıyorum. Üçü de on dakika sonra seni ararız deyip bana kalacak yer bulmaya çalışıyorlar. İlk arayan Erdem abi oluyor. Hopa’daki Doğu Matbaası’nın sahibi ve gazeteci Yüksel Yeğin’in beni misafir etmek için beklediğini söylüyor. Sonra Ebru arıyor o da arkadaşıyla görüşmüş ailesinin beni misafir edebileceğini ama köylerinin 20 km uzakta olduğunu söylüyor. Son olarak Doğan arıyor o da Kazım Koyuncu’nun kardeşi Niyazi’yle görüşmüş fakat ailesinin şehir dışında olduğunu döndüklerinde beni misafir edebileceklerini söylüyor. O an en mantıklı olan Erdem abinin önerisi oluyor. Çünkü hava kararmış ve benim acilen sığınacak bir yere geçmem gerekiyor. Hemen Doğu Matbaası’na gidip Yüksel Yeğin’le buluşuyorum ve iki gün onun misafiri oluyorum…
Gürcistan’a pasaportsuz kaçak giriş yapıyorum!
Bayramın ilk günü hava biraz açınca bisikletime binerek Sarp Sınır Kapısı’na doğru yola çıkıyorum. Hep televizyonlarda görmeye alışık olduğumuz sınır kapılarındaki kilometrelerce uzunluğundaki tır kuyruklarıyla karşılaşıyorum. Bayramı aileleriyle geçirmeleri gereken aile babalarının ekmek parası için günlerce bu kuyruklarda bekleyişlerine şahit oluyorum. Kimisi şoför mahallinde başını ellerinin arasına almış uykulu gözlerle sıranın kendisine gelmesini beklerken, kimisi de tünelin içinde iskemlesini kurmuş, tırın ön tekerleklerinin yanındaki küçük bagajı sehpa yaparak yemek pişirmek için sebze doğruyor. Tır katarlarını geçip sınır kapısına ulaştığımda Gürcistan’a girmek için sıra bekleyenlerin sadece tır şoförleri olmadığını anlıyorum. Yüzlerce kişi ellerinde pasaportları sıranın bir an önce kendilerine gelmelerini sabırsızlıkla bekliyorlar. Kapı o kadar kalabalık ki güvenlik görevlileri bu kalabalık kitleyi düzgün sıraya koymak için güçlük çekiyorlar. Madem buraya kadar gelmişim o halde bir ayağım Türkiye’de bir ayağım Gürcistan’da sınırın tam ortasında bir fotoğraf çekileyim diyorum. Fakat yanımda pasaportum olmadığı için bunu yapmamın imkansız olduğunu da biliyorum. Ne yapıp edip karşıya geçmem gerekiyor diyorum ve o kargaşadan yararlanıp birinci kapıyı çaktırmadan geçiyorum. İkinci kapıya vardığımda yine kalabalığın arasından bir şekilde sıyrılıp geçiyorum. Evet, artık üçüncü kapıya geliyorum. Bu kapıyı geçtiğim anda Gürcistan sınırlarına girmiş olacağım. Yalnız burayı geçmem biraz zor, çünkü güvenlik görevlisi sayısı fazla ve onların dalgın olduğu bir anı yakalamam gerekiyor. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; sınır kapısında fotoğraf çekmek yasak. Elinizde fotoğraf makinasının olduğunu gördükleri anda hemen uyarıyorlar. Ben de makinamı çantamdan henüz çıkarmamışım. Bir anda güvenlik görevlisinin dalgınlığında faydalanıp bisikletimin pedallarını hızlı bir hareketle çeviriyorum ve o üçüncü kapıyı geçerek Gürcistan sınırlarına giriyorum. Henüz elimi çantama atıp makinamı çıkarmadan güvenlik görevlisine yakalanıyorum. Heyecandan kalbim küt küt atarken bakın aramızda nasıl bir diyalog geçiyor.
- Heyy!
- Efendim!
- Türk müsün?
- Evet.
- Pasaport?
- Abi pasaport yok.
- Nasıl pasaport yok, ne işin var burada, nasıl geldin buraya kadar?
- Abi gözünü seveyim bak İstanbul’dan buraya bisikletle geldim. Şuracıkta bir fotoğraf çekilip çıkacam.
- Lan manyak mısın sen, hem pasaport yok hem de fotoğraf çekip çıkacam diyorsun.
- Abi gözünün yağını yiyim, sadece bir fotoğraf.
- (kolumdan tutup çekerek) gel lan buraya.
- Abi fotoğraf, sınır, ka…
- Bak hala fotoğraf diyor.
- Abi fot…
- (beni zorla geri çekerek) başımı belaya mı sokacan lan! S.tir git buradan.
- ....
- Bla bla bla…
Sıra bekleyen pasaportlu vatandaşların şaşkın bakışları arasında saniyeler içerisinde yaka paça sınır dışı ediliyorum. Sınırın tam orta yerinde fotoğraf çekilemiyorum ancak bisikletimle sınırları aştığım için kendimle gereksiz! bir gurur duyarak kapıdan biraz uzak bir yerde fotoğraf çekiliyorum…
Kimi seversek erken terk ediyor bizi
Sarp Sınır Kapısı’ndan Kazım Koyuncu’nun doğduğu ve mezarının bulunduğu Hopa’ya bağlı Sugören köyüne gidiyorum. Köylüler Kazım’ın annesi ve babasının yaşadığı evi gösteriyorlar. Ancak evde kimse olmadığı için oradaki bir köy kahvehanesinde oturup bekliyorum. Kazım Koyuncu’yu hepiniz tanıyorsunuzdur. Tanımasanız bile vapurda, otobüste, markette, sokakta herhangi bir yerde mutlaka bir şarkısını, türküsünü dinlemişsinizdir. O da Çernobilin azizliğine uğramış her Karadenizli gibi talihsizdi. Televizyon ekranlarında çay içen, yabancıların radyasyonlu diye almadığı; elde kalan fındıkları okullarda dağıtanların kurbanı oldu. Bu memleketin en yeşil dağlarının, en kara bulutlarının, en deli dalgaların çocuklarının kalbine, nefesine, içtikleri suya zehirli ellerle dokunanların kurbanı. Kazım gibi nice çocuklarını yitirdi Karadeniz ve biz sadece arkalarından onların gidişlerine baktık. Buradaki ölümler ansızın bastıran bir yağmur gibi, kendince vakti gelen bir ölüm değil, ağır bir cinayettir. Ve hala bu cinayetler için temeller kazılıyor Karadeniz’de, doğa yok ediliyor, canlılar ölüyor biz ise sadece izliyoruz. Yükseltemiyoruz sesimizi, engel olamıyoruz bunlara… Oysa hepimizden daha umutluydu Kazım, dünyanın pisliğine karşı; gitarıyla, şarkılarıyla, duruşuyla en güzel ‘’hayır’’ diyen oydu. İçimizden biriydi. Sadece Karadenizlileri değil, farklı yörelerden, başka kültürlerden insanları bile bir araya getirebilecek kadar koca bir yüreği olan şair ceketli çocuktu Kazım. Bir yumruk gibi boğazımda düğümleniyor kelimeler, ellerimin titremesine engel olamıyorum onu anlatırken. Işık, umut, sevgi, güzel olan her şey vardı onda. Ama kimi sevsek erken terk ediyor bizi. Ölüm sana hiç yakışmadı be Kazım, vay ‘’ölüm sen ölesin’’
‘’Aradan beş yıl geçti alışamadık yokluğuna’’
Köy kahvehanesinde Kazım’ın abisi Hüseyin Koyuncu’yla buluşup Kazım’ın mezarına gidiyoruz. Akşam’da Hüseyin abi beni evine götürüyor. Annesi ve babası geç geldiği için o akşam onları göremiyorum. Ertesi sabah Cavit amca ve Hüsniye teyzeyi evlerinde ziyaret ederek ellerini öpüp bayramlarını kutluyorum. Hüsniye teyze oğlunun odasını gösteriyor bana, aldığı ödüller, okuduğu kitaplar, giyindiği kıyafetler ona ait ne varsa duruyor odasında. Evin duvarları Kazım Koyuncu fotoğraflarıyla süslü. Hüsniye teyze; ‘’Aradan beş yıl geçti alışamadık yokluğuna, fotoğrafları ve eşyalarıyla avunmaya çalışıyorum ama olmuyor, yüreğime oturuyor her şey’’ diyor. Cavit amca ise oğlunun verdiği toplumsal mücadelelerden bahsediyor, sokak çocuklarını anlatıyor. ‘’Geri kalmış ülkelerin en büyük sorunlarından biri sokaklarda zayi olan çocuklardır. Bizim çocuklarımızdır onlar, ne büyük ızdıraplar çekiyorlar sokaklarda ama kimse bilmiyor. Bu çocuklara devletin sahip çıkması lazım. Benim canım nasıl Kazım için yanıyorsa aynı zamanda onlar içinde yanıyor.’’ Diyor.
Cavit amca ve Hüsniye teyze her fırsatta oğullarının mezarını ziyarete gidiyorlar. Bugün ben de onlarla birlikte bir kez daha Yeşilköy’deki anıt mezara gidiyorum. Yüksek bir yerde, doğayla iç içe, muhteşem manzarası olan yemyeşil bir yerde yatıyor Kazım. Birlikte dualar okuyoruz onun için, huzur içinde uyumasını diliyoruz tanrıdan. Annesi özenle yabani otları koparıyor mezarın üzerinden, arada şefkatle okşuyor mezar taşını, sonra etrafı kontrol ediyor dağınık bir şey var mı diye. Ziyaretçisi çok olur Kazım’ın yine taze karanfiller bırakılmış toprağın üzerine. Mezardan ayrılırken Cavit amca ve Hüsniye teyze her zaman yaptıkları şeyi yapıyorlar ve son kez dokunuyorlar duvarda asılı olan oğullarının fotoğrafına…
Şehir tabelası var ama şehir görünmüyor!
Artık Hopa’dan ayrılmanın vakti geliyor. Kazım Koyuncu’nun ailesiyle vedalaşıp Artvin’in Borçka ilçesine doğru bisikletimle yol almaya devam ediyorum. En son Sinop’tan Samsun’a giderken yüksek rakımlı dağlardan ve rampalardan geçmiştim. Hopa’dan sonraki yollarım yine eskisi gibi dar virajlı ve rampalı olacak. İlk olarak 690 rakımlı Cankurtaran Geçidini tırmanıyorum. Uzun zamandır deniz seviyesinde pedal çevirdiğim için bir anda bu tırmanışı yapmam beni çok yoruyor. Ancak zirveye ulaştığımda Borçka’ya kadar neredeyse hiç pedal çevirmeden gidiyorum. Geceyi Borçka’da geçirmek istiyorum ancak Borçka Emniyetine uğradığımda burada çadır kuramazsın denilince Artvin’e geçmek zorunda kalıyorum. Sağ tarafımda Çoruh nehrini takip ederek akşam karanlığında Artvin tabelasına varıyorum. Tabelayı görüyorum fakat şehri göremiyorum. Allah Allah! Bu tabelayı yanlış yere mi dikmişler diye düşünüp etrafa bakınca gökyüzündeki yıldızların bu kadar yakın ve çok ışık verdiğini de ilk defa görüyorum. Yolda karşılaştığım insanlara Artvin’in nerede olduğunu sorduğumda bana yukarda yıldızlara benzettiğim ışıkların şehrin ışıkları olduğunu söylüyorlar. Adamlar dağın başında kale gibi bir şehir kurmuşlar. 6 km’lik virajlı ve dik yolları tırmandıktan sonra akşam 10 gibi şehir merkezine varıyorum. Oradaki insanlara nerede çadır kurabileceğimi soruyorum, onlar da bana; ‘’en az 7 km daha tırmanınca çadır kurulabilecek kamp alanına ulaşabilirsin’’ diyorlar. O saatte ve o yorgunlukta değil 7 km, 7 metre bile pedal çevirebilecek takatim kalmıyor ve gördüğüm ilk parka çadır kurmak istiyorum. O sırada yanıma bir kaç adam yaklaşıyor ve ne yapmaya çalıştığımı öğrenmek istiyorlar. Ben de burada çadır kurmak istiyorum diyorum. İçlerinden biri havanın soğuk olması ve güvenlik açısından çadır kurmamın uygun olmayacağını belirtip otelde kalmamın daha iyi olacağını tembihliyor. Ben de üzerimde hiç para olmadığını söyleyince içlerinden biri diğerlerine dönerek; ‘’bunu öğretmen evine götürün benim gönderdiğimi söyleyin para almasınlar’’ diyor. Bu takım elbiseli, kravatlı adamın kim olduğunu öğretmen evinde kaydım yapılınca öğreniyorum. Meğer bu adam DİSK’in Artvin bölge temsilcisi Selim Bilgin imiş. Rize taraflarında yediğim yağmurdan dolayı aldığım soğuk algınlığı henüz geçmediği için iki gün hiç dışarı çıkmadan Artvin öğretmen evinde dinleniyorum.
Artvin genellikle Livane ve Çoruh adıyla bilinir. İl nüfusunun çoğunluğunu Kıpkaç Türkleri ve sırasıyla Gürcü ve Lazlar oluşturur. Artvin’de Karadeniz ve Kafkas kültürü hakimdir. Kafkas kültürü Kıpkaç Türklerinde ve kısmen Gürcülerde vardır. Karadeniz kültürü ise Laz, Hemşinli ve Gürcülerde vardır. Mısır unu yaygın kullanılır. Ayrıca kıyıda hamsinin her çeşidi tüketilir. Kara lahana Artvin’de özellikle Gürcü ve Lazlarda vazgeçilmez bir üründür. Yöresel çalgılar; tulum, akordeon ve Karadeniz kemençesidir. Artvin yöresinde adı Artvin Barı olan ancak Atatürk’e ithafen adı Atabarı olarak değiştirilen halk oyunu Artvin ile özdeşleşmiştir. Artvin’in simgesi boğadır. Her yıl geleneksel boğa güreşleri festivali yapılır. Artvin’deki Kafkasor yaylasında düzenlenen Kafkasor Festivali ise bunların içinde en ünlüsüdür.
Dağ başında susuz kalınınca ne yapılır?
Artvin’den doğu illerine gidebilmek için tırmanılması gereken 15 km’lik bir Varyant yokuşu var. Yokuşlarda bisikletle en fazla 7 km hız yapılabiliyor. Zaten normal bir insanın yürüme hızı saatte 5-7 km arasında değişiyor. Ha bisiklete bindin ha yürüyerek gittin hiç fark etmiyor. Ancak yük fazla olduğu için bisikleti iterek gitmeye kalkışıldığında yürüme hızı da saatte 3 km’ye kadar düşebiliyor. Bacak kaslarınızdan duman çıkana kadar pedal basıp tırmanmaktan başka alternatifiniz yoktur. Varyant’ı tırmanırken çabuk yorulup çok da fazla su tükettiğim için daha yolun yarısına bile gelmeden mataramdaki bütün suları içiyorum. Dağ başında ne bir ev, ne petrol istasyonu, ne de bir dinlenme tesisi var. Yol kenarında susuz nasıl gideceğim diye kara kara düşünürken gelen yolcu otobüsünü gördüğümde kafamda bir ampul yanıyor. El etsem durmayacağını biliyorum, konuşmadan derdimi şoföre ancak işaretlerle anlatabilirdim ve sol elime matarayı alıp sağ elimle de su içme hareketi yaparak gelen otobüsün durup bana paket paket tek içimlik su vermesini sağlıyorum. Dinlenerek ve yavaş gittiğim için Varyant’ı 3.5 saatte tırmanarak bitiyorum. Varyant’ı tırmanırken sağ tarafta 251 metre yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek dünyanın ise en yüksek altıncı barajı olan Deriner barajını görebilirsiniz.
Şavşat’ta karşılıksız arsasını vermek isteyen aile!
Bir kere bile pedal çevirmeye gerek duymadan Varyant yokuşundan Şavşat ve Erzurum yol ayrımına kadar iniyorum. Buradan Şavşat yoluna sapıp çok da fazla eğimli olmayan yolu takip ederek akşama doğru Şavşat’a varıyorum. Yalnız Şavşat da tıpkı Artvin gibi bir dağın yamacında olduğu için orada da 5 km’lik bir rampayı tırmanmak zorundayım. Yine nefes nefese rampayı tırmanırken yanımda bir pikap duruyor. Şoför arabanın benim tarafıma bakan camını indirip şöyle sesleniyor:
- How are you today?
- Eyvallah abi, yorgunum valla!
- Are you ok?
- Abi seninle Türkçe konuşuyorum.
- Where are you from?
- Türkiye, Muş Muşşş
- Neeeeeeeeeeeeyyyy! Muş mu?
- He ya, Muş
- Vay senin canını yiyim, ben de 15 yıl Muş’ta kaldım ha!
- Valla mı? Sen de Muş’lu musun?
- Yoo ben Şavşatlıyım ama orada çok kaldık.
- Hmm
- Dur bisikletini arabaya bindirelim, bırakmam seni bu akşam misafirimsin.
Emrah Uzun babasının memuriyetinden dolayı ailesiyle 15 yıl Muş’ta yaşamış. Kendisi 1987 yılından beri kickbox ile uğraşırken aynı zamanda İstanbul’da diş hekimliği yapıyor. Bugüne kadar sayısız maçlarda milli forma giyerek Türkiye’yi temsil etmiş ve onlarca kupa ve madalya almış. Şu an hem diş hekimliği hem de hakemlik yapıyor. Şavşat’a gelmesinin nedeni de Cevizli köyünde yaşayan annesine yeni bir ev yapıp rahat etmesini sağlamak. Bisikletimi pikapın arkasına bindirip Cevizli köyüne gidiyoruz. Yaşlı annesi misafir geldiğini görünce hemen yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Bir de Muş’lu olduğumu öğrenince beni el üstünde tutuyor. Yaşadıkları köy o kadar güzel bir yer ki, insan ömrünün sonuna kadar burada yaşamak ister. Orada bir gün kalmayı planlıyordum ancak Emrah ve annesi beni bırakmadıkları için iki gün kalıyorum. Hatta Emrah’ın annesi bana karşılığında hiç para vs. istemeden arsa vermek istiyor ama ben kabul etmiyorum. Çünkü bir şartı var. ‘’Eğer evlenirsen ve burada ev yapıp bana komşuluk yapacaksan o zaman sana arsa veririm.’’ diyor. Onların bu sıcak ilgisi karşısında mahcup olmamak elde değil. Ama maalesef yerleşik hayata geçmem biraz zor olduğu için oradaki arsaya da sahip olamayacağım…
Karadeniz Bölgesini 2799 rakımlı Sahara Dağını tırmandıktan sonra bitiriyorum
Şavşat, Karadeniz Bölgesinin en son ilçesidir. Şavşat ve Ardahan arasındaki 2799 rakımlı Sahara Dağı’nı tırmandıktan sonra Karadeniz Bölgesi’ni bitirmiş oluyorum. Bu dağ öyle kolay aşılacak bir dağ değil. Eğim bazı yerlerde yüzde 50-60 gibi görünüyor. Şavşat rampası haricinde 23 km tırmanış yapıldıktan sonra ancak Zirve’ye ulaşılabiliyor. Eğer zirveye ulaşırsam bisiklet yolculuğumun en büyük tırmanış rekorunu kırmış olacağım. Bütün cesaretimi toplayıp vitesi bire attıktan sonra pedal çevirmeye başlıyorum. Dediğim gibi eğim fazla olduğu için pedal çevirmek büyük bir işkenceye dönüşüyor. Her 100 metrede bir bisikletten inip biraz nefes aldıktan sonra tekrar pedal çevirerek yol almaya başlıyorum. Molalarımdaki mesafeleri arttırabilmek için bacak kaslarımın alışması gerekiyor. 100 metrede bir verdiğim molaları önce 150 metre sonra yavaş yavaş 300 metreye kadar çıkarıyorum. Yolda Emrah abinin bana aldığı bisküviler ve çikolataları yiyerek enerji biriktirip tekrar pedallara asılıyorum. Üç saatlik bir tırmanıştan sonra yol üstünde alabalık tesisleri bulunan Laşet Restaurant’a bir mola daha veriyorum. Gelen bisikletliyi gören restaurant çalışanları yanıma gelerek hoş geldin diyorlar ve beni bahçeye davet ederek yemek ve çay ikram ediyorlar. Benim gibi parasız, hatta binlerce km yolu yürüyerek giden turistler de buraya uğradıkları için Laşet çalışanları ve yetkilileri beni gördüklerine çok da şaşırmıyorlar ve ellerinden geldiği kadarıyla yardımcı olmaya çalışıyorlar. Yemeği de yedikten sonra biriken enerjimi pedallara enjekte edip tırmanışa devam ediyorum. Bu arada Sahara Dağı’ndan önce iki dağ daha var o dağları tırmandıktan sonra Sahara’ya tırmanılıyor. Tabii bu dağlar Sahara’nın yanında tepe gibi göründüğü için onları da Sahara’ya dahil edip tek dağ diye bahsediyorum. Yolda kaynak sularına çok fazla rastladığımdan dolayı su sıkıntısı çekmiyorum. Gelen geçen arabalar beni görünce korna çalarak destek veriyorlar. Nihayet toplamda molalarla birlikte sekiz saatlik bir tırmanıştan sonra zirveye ulaşıyorum. Sahara Dağı’nın yarısı Karadeniz Bölgesine diğer yarısı ise Doğu Anadolu Bölgesine ait. Zaten bunu zirveye çıktığınızda anlayabilirsiniz. Çünkü dağın bir tarafı yemyeşil iken diğer tarafı çöl gibi sapsarıdır. Bir anda iklimin değiştiğini gözle görebilirsiniz. Ardahan’ın rakımı 1800 olduğu için Sahara’dan iniş çok da fazla uzun sürmüyor. Karadeniz Bölgesini 75 günde 2000 km pedal çevirerek tamamlamanın haklı gururunu yaşıyorum. Artık bisikletimi Ardahan’da bırakıp Trabzon’a otobüsle dönerek Bisikletle Parasız 10.000 km Türkiye Turu ve Türkiye Fotoğrafları ‘’Karadeniz’’ sergisini açmanın vakti geliyor. Ebru Satır’ın önceden telefonla yaptığı görüşmeler sonucu bisikletimi Ardahan Gençlik Spor İl Müdürlüğü’ne bağlı bir spor salonuna bırakıyorum. Aynı zamanda ben de bu spor salonunda üç gece kalıyorum.
Projem ilk meyvesini veriyor
Yolculuğumun 11. Haftasının tamamı ise Trabzon’da sergi hazırlıklarıyla geçiyor. Öznur yine her zamanki gibi İstanbul’dan gelerek koşuşturmalarımda bana yardımcı oluyor. Bisikletle parasız pulsuz yol gitmek yaptığım diğer işler kadar zor değil. Zihinsel yorgunluk fiziksel yorgunluktan her zaman daha zor ve ağırdır. Bir de hepsini bir arada yapmaya çalıştığımı düşünün ve neler çektiğimi artık siz tahmin edin…
Sergiden bir gün önce çok güzel bir sürprizle de karşılaşıyorum. Abim Mehmet Söylemez’in geleceğinden haberim yokken bir anda onu karşımda görüyorum. Onun gelişi ve ailemin desteğini bir kez daha yanımda hissetmem beni çok duygulandırıyor. Sergi gelirlerini bağışlayacağım Kansere Umut Vakfı’nın başkanı Mehmet Öktem ve sergi boyunca oradaki misafirlerle ilgilenecek olan Kenan’da sergi günü sabah uçağıyla İstanbul’dan geliyorlar. 25 Eylül Cumartesi günü saat 13:30’da Trabzon Sanat Evi’nde Trabzon Valisi Dr. Recep Kızılcık, Belediye Başkanı Dr Orhan Fevzi Gümrükçüoğlu, Trabzonspor yönetim kurulu üyesi Ergin Aydın, çevre illerden gelen yol hikayelerimin kahramanları ve çok sayıda sanatseverin katılımıyla serginin açılışını yapıyoruz. Açılışta Trabzonspor yönetim kurulu üyesi Ergin Aydın benim için özel yaptırdığı bir Trabzonspor forması hediye ediyor. Samsun’un Yakakent ilçesinde fahri hemşeri olduktan sonra Trabzon’da da fahri Trabzonsporlu oluyorum. Yardım edip misafirperverliğini gösterdiği için Karadeniz halkına buradan bir kez daha gönülden teşekkür ediyorum…
Not 1: Havaların bir anda değişmesinden sonra Doğu Anadolu Bölgesi’nin sert ve soğuk kışına yakalanmamak için bu bölgeyi çok çabuk geçmem gerekiyordu. Bu nedenle yazılara fazla vakit ayıramadım. Şu an Şırnak’tayım ve toplamda 3400 km yol katettim. Yol hikayelerimi 3 hafta geriden takip ediyorsunuz. Fırsat buldukça aradaki bu farkı daraltmaya çalışacağım. Yanımda olmasanız bile bu yolculuğu benimle birlikte yaptığınız için hepinize teşekkür ediyorum.
Levent Kılıç anısına…
Karadeniz fotoğrafları slayt gösterisi
http://vimeo.com/16066075
Ebru hanım Derneğimizin forumunu ziyaret ediyorsanız, yüz satır olmasa da, İki satırda ATAMIZIN YOLUNDAYIZ yolculuğumuza da yazmanızı bekliyoruz.
Murat Bey merhaba,
Uzun zamandır bütün forumlardan uzağım.Bisikletle ilgili tartışmaların yahut etkinliklerin yapıldığı hiçbir forumda iki kelam etmiyorum bazı sebeplerden ötürü.Hasan'ın yol hikayelerini paylaşmam insanların takip etmek istediğini düşünmem ve aynı zamanda basın danışmanlığını üstlenmemden kaynaklanmaktadır.Dikkat ederseniz eğer bütün forumlarda yalnızca Hasan'ın yol hikayelerine dair yüzlerce satırı paylaştığımı farkedersiniz.
Kişisel yahut farklı-ters bir tavır sergilediğimiz düşünmenizi istemem.Bilmenizi istediğim tek şey artık forumları takip etmiyor ve yazmıyor oluşum.
Sevgilerimi iletiyorum,görüşmek üzere..
Yol hikayeleri 12. ve 13. hafta
‘’Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır’’
Karadeniz bölgesini Sahara Dağı’nın diğer yarısıyla birlikte arkamda bırakıp tamamen farklı bir iklimi, kültürü ve yaşantısı olan Doğu Anadolu Bölgesine, Ardahan’a geçiyorum. Ardahan 1800 rakımıyla Doğu Anadolu Bölgesinin en yüksek rakımlı ve en soğuk illerinden biridir. Zaten Sahara Dağı’ndan aşağıya inmeniz çok da uzun sürmez. Bulutlar hemen tepenizin üzerindedir. Etrafta gözünüzün alabildiğince geniş olan otlaklarda otlayan atları, sığırları ve kazları görürsünüz. Kura nehri şehrin içinden yılan gibi kıvrılarak geçer. Bölgenin tek geçim kaynağının büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve meracılık olduğunu söyleyebiliriz. Ardahan bölge itibariyle soğuk, elverişsiz iklimi ve işsizliğin de olması nedeniyle dışarıya çok göç vermiştir. Tabelada kent merkezinin nüfusu 17.000’dir. Ardahan pek çok etnik yapıyı da bir arada barındırır. İl genelinin nüfusunu; Türkler, Kürtler, Terekemeler, Ahıskalılar, Türkmenler ve yerliler oluşturur. Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır. Kime selam verirseniz bir bardak çay içirmeden sizi göndermez. Güler yüzlüler ve onlarla konuşurken gözlerinde parlayan ışık içinizi ısıtır…
Ardahan’da gençlik spor müdürlüğüne bağlı bir kapalı spor salonunda üç gün kalıyorum. Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı orada çalışan personeller karşılıyor. Onlar kendilerine ne pişiriyorlarsa beni de ortak ediyorlar aşlarına. Bazen melemen, bazen nohut, bazen de tavuk pişiriyorlar. Ama her şeyden önemlisi bu yemekleri yüreklerinin ateşinde ısıtıp servis ediyorlar sofraya. Bu yüzden daha lezzetli oluyor o yemekler…
İneklerin otladığı meralarda golf oynayan çocuklar
Bu spor salonunda kalırken sıra dışı ve ilginç bir olaya da şahit oluyorum. Bulunduğum odanın camından dışarıdaki meraları ve o meralarda otlayan inekleri izlerken gözüme bir grup çocuk ilişiyor. Bu çocuklar ellerindeki sopalarla bir çeşit oyun oynuyorlar. Biraz daha dikkatle izlediğim zaman oynadıkları oyunu golfe benzetiyorum. Aramızda uzak bir mesafe olduğu için nasıl oynadıklarını net göremiyorum. En iyisi fotoğraf makinamın zoom’unu kullanarak ne yaptıklarını daha iyi anlarım diyorum ve bu defa fotoğraf makinasından onları izlemeye başlıyorum. Çocukları 560 mm lensle yakınlaştırarak izlemeye başladığımda gözlerime inanamıyorum. Çünkü çocukların ellerindeki sopalar gerçek golf sopaları ve vurdukları top ise gerçek golf topları. İneklerin otladığı o alanda ise topları atacakları bayraklar var. Zengin sporu diye bildiğimiz golfün böyle bir yerde hem de çocuklar tarafından oynanması gözlerimi fal taşı gibi açıyor. Hemen kendimi dışarı atıp onlara doğru koşuyorum. Yanlarına vardığımda gördüklerim karşısında bir kez daha ters köşeye yatıyorum. Çünkü golf oynamak için gereken bütün ekipmanlara sahip olan bu çocuklar, ineklerin otladığı bu merayı golf sahasına çevirmişler. Bir taraftan inekler otlarken bir taraftan da onlar golf oynuyorlar. Bir süre şaşkınlıkla o çocukları seyrediyorum. Daha sonra onları çalıştıran antrenör Tarkan İli’nin yanına gidip işin aslının ne olduğunu öğreniyorum. Meğer bu çocuklar golfü profesyonel olarak oynuyorlarmış. Turnuvalarda Ardahan’a defalarca Türkiye şampiyonluğu ve dereceler kazandırmışlar. Golf oynamayı bu meralarda çok zor şartlar altında öğrenip elde ettikleri başarıları duyunca onlara hayran kalıyorum. En büyükleri 17 yaşında olan bu çocuklar her gün buraya gelip antrenman yapıyorlarmış. Bu sporun sadece parası olan zenginler tarafından oynanmadığına, paranın ne kadar değersiz olduğuna bir kez daha şahit oluyorum…
Sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum
Sabah hazırlığımı yapıp Ardahan’dan Çıldıra gitmek için yola koyuluyorum. Şehir merkezinde birkaç kişiye hangi yolu kullanarak Çıldıra gideceğimi soruyorum. İnsanlara yol dışında her zaman ikinci bir soru daha soruyorum. Bu soru da ‘’Çok rampa var mı?’’ Evet, bu ikinci soru birinci soruyla artık bütünleşmiş bir durumda. Aldığım cevaplara göre yol rampasız olsa bile bilinçaltımı çok rampa varmış gibi hazırlıyorum. Bazen iki tane dik rampa var diyorlar ve ben yol boyunca karşıma çıkacak olan o iki dik rampayı bekliyorum. Kafamda o iki dik rampayı o kadar büyütüyorum ki, Allah Allah! Nerede kaldı bu iki dik rampa derken o rampaları çoktan geçtiğimi fark ediyorum. Kendi kendimle çoğu zaman zihinsel oyunlar oynuyorum, ıslık çalıp avazım çıktığı kadar bağırarak şarkılar söylüyorum. Bazen rampa çıkarken hızım düştüğü için peşimden gelen sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum. Alnımdan akan terin gözüme girmemesi için arada bir eldivenlerimle alnımdaki teri siliyorum. Uzun zamandır sinek ve böcek yutmamıştım ancak bugün o kadar çok sinek ve böcek yutuyorum ki neredeyse öğle yemeğine ihtiyacım bile kalmayacak. Rampa tırmanırken bir anda başımın etrafına üşüşen yüzlerce böcek sürüsü ağzımdan burnumdan içeri giriyor. Terli ve ıslak olduğum için küçük olan sinekler ise kamikaze yaparken kollarıma ve yüzüme yapışıyorlar. Bu bölgede küçük ve siyah sineklerin fazla olması çevredeki tezeklerden kaynaklanıyor…
Çoban köpekleri beni kovalarsa!
Yuttuğum sinekleri sindirdikten sonra yiyecek bir şeyler bulma ümidiyle yolumun üzerindeki Çıldır’a bağlı Eski Beyrahatun köyüne giriyorum. Köyün girişindeki köy bakkalının önünde meraklı gözlerle beni izleyen köylülerin yanında durup Selamün Aleyküm diyorum. Selamün Aleyküm’ü duyan köylülerin yüzündeki şaşkın ifadeyi giderebilmek için Türkçe konuşmaya devam ediyorum. Benim turist olmadığıma emin olduktan sonra gülümsemeye başlıyorlar. Bisikletimi bakkalın duvarına yaslayıp köylülerle bir süre sohbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar ve ben karnımın aç olduğunu söylediğimde hemen kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorlar. Kimsin, necisin, nerelisin, nerden geldin nereye gidersin gibi klasik sorularına cevap veriyorum ardından köyü gezmek için yanlarından ayrılıyorum. Köy içerisinde dolaşırken beni kovalayan çoban köpeklerinden kurtulmak için bir evin bahçesine girip bisikletimi yere atarak ev sahibinin arkasında saklanmak için hızla koşuyorum. Ev sahibi köpekleri püskürttükten sonra bir bardak su ve bir bardak çay getirerek korkumu gidermeye çalışıyor. Ama köpekler hala rahat durmuyor gördükleri yabancıyı kendi bölgelerinden çıkarmak için habire havlayıp duruyorlar. Neyse bir süre sonra benden umudu kesip oradan ayrılıyorlar. Köpeklerden kaçarken bahçesine girdiğim ev halkıyla tanışıp fotoğraflarını çekince de iyi ki de köpekler beni kovalamış diyorum…
Havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor
Eski Beyrahatun köyündeki hareketli dakikalardan sonra Çıldır’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Rakım 2.000’lerde olduğu için güneş sanki daha yakın ve daha kavurucu. Oysa hava çok soğuk sadece güneş ışınları yakıyor. Akşamları ise hava sıcaklığı daha da düşüyor. Eğer sıcaklar böyle devam ederse ve ben Karadeniz’deki gibi oyalanırsam kışa yakalanmadan bu bölgeden çıkmam biraz zor görünüyor. Bu nedenle kar yağmadan ve doğunun şiddetli kışına yakalanmadan var gücümle pedal çevirmem gerekiyor. Doğruyu söylemek gerekirse havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor. Çünkü Muş’ta doğup büyüdüm ve bu bölgenin kışının ne kadar şiddetli olduğunu, yolların aylarca kapalı kaldığını biliyorum…
Meğer bana küfür eden kişi?
Akşam saatlerinde Çıldır’a varmak üzereyken Ardahan Vali Yardımcısı Ahmet Karatepe arıyor. Benim Ardahan’daki Kapalı Spor Salonunda kaldığımı ve oradan ayrılıp Çıldıra doğru gittiğimi öğrenince Çıldır’da öğretmen evinde konaklayabileceğimi söylüyor. Son dakikalarda karşıma çıkan bu tarz sürprizleri seviyorum. Eğer o aramasaydı soğuk havada ve akşam karanlığında çadır kuracağım güvenli bir yer bulma sıkıntısı yaşayacaktım. İlçe merkezine vardığımda ilk olarak karnımı doyurabileceğim bir yer arayışına giriyorum. Çarşıda gezerken bir kahvehanenin ikinci katından 25-30 yaş arası uzun saçlı bir gencin bana el kol hareketleri yaparak küfürler savurduğunu işitiyorum. Durup bir süre ona bakıyorum ama o hala küfür etmeye devam ediyor. ‘’İlçenize gelen her yabancıyı küfür ederek mi karşılıyorsunuz?’’ diye sorduğum anda kafasını içeri sokup ortadan kayboluyor. Çevredeki vatandaşlar bana edilen küfürleri duyunca o gence tepkilerini gösterip onun adına gelip benden özür diliyorlar. Meğer bana küfür eden kişi Çıldır’ın delisiymiş. Sadece bana değil önüne gelen herkese küfür ediyormuş. Bu yüzden ben de az önce yaşadıklarımı unutmaya karar veriyorum. Orada tanıştığım Atalay abi ise beni kendi kafesi olan Ağacan Cafe’ye götürerek akşam yemeğini ısmarlıyor. Atalay abiyle biraz sohbet ediyoruz. O da yıllarca gemilerde çalışmış ve dünyanın birçok ülkesini görme fırsatı yakalamış. En sonunda bütün her şeyi bir tarafa bırakıp memleketine yerleşmeye karar vermiş. Atalay abi; ’’ Bu topraklarda yaşadığım huzuru dünyanın hiçbir ülkesinde yaşayamadım’’ diyor… Ertesi gün sabah kahvaltısını da Atalay abiyle birlikte yapıp Çıldır’dan Kars’ın Arpaçay ilçesine doğru yola çıkıyorum.
Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum
Aslında Ardahan’dan Kars’a Çıldır’a uğramadan Susuz ilçesi üzerinden daha rahat gidilebilir. Ancak o yolu kullandığım takdirde Çıldır Gölünü görme şansım olmuyor. Bu nedenle yolu uzatıp Çıldır ve Arpaçay üzerinden Kars’a gidiyorum. Çıldır ilçesinden çıktıktan 5 km sonra göl görünmeye başlıyor. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte olan Çıldır Gölü, Doğu Anadolu Bölgesinin en büyük ikinci gölüdür. Yılın dört mevsiminde yapılan balıkçılık yöre halkı için önemli bir geçim kaynağıdır. Kışın buz tutan gölün üzerinde kayak yapıldığı gibi buz kırılarak balıkçılık da yapılıyor. Karadeniz’de görmeye alışık olduğum yeşili maalesef burada göremiyorum. Sonbahar mevsiminde olduğumuz için her taraf sap sarı çöl gibi görünüyor. Duyduğum kadarıyla yaz aylarında bu sarılık yerini yemyeşil otlaklara ve çiçeklere bırakıyor. Bir de gölün çevresindeki dağlarda bile bir tane ağaç yok. Bunun nedeni de sanırım rakımın yüksek olmasından kaynaklanıyor. Artvin’den sonra hiç deniz görmediğim için Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum. Karadeniz Bölgesinde deniz hep sol tarafımda kalırken bu defa Çıldır Gölü sağ tarafımda kalıyor. Deniz kenarında olduğumu hayal ederek bisikletimin pedallarını çevirirken göl kenarında balık tutan balıkçılar ve gölden su içen sığır sürüleri hayallerimdeki görselliğe farklı bir renk katıyorlar…
Hayal kurmak karın doyurmuyor!
Öğlen vakti karnımın acıktığını hissediyorum. Çıldır’dan çıktığımdan beri ne bir köy ne de bir ev görüyorum. Çantamda da açlığımı yatıştıracak bir şey yok. O an keşke oltam olsaydı da göl kenarında ben de balık tutsaydım diyorum. Tabi hayal kurmak karın doyurmuyor en iyisi pedallara daha sert asılıp en yakın köye biraz daha yaklaşmak. Ne kadar fazla pedal çevirirsem o kadar fazla terliyorum, doğal olarak su tüketimi de artınca mataramdaki suyu idareli kullanmak zorundayım. Allah’tan biraz sonra karşıma davarlarını otlatan bir çoban çıkıyor. Çoban beni görür görmez iki eliyle çayı karıştırıyormuş gibi bir işaret yaparak beni çay içmeye davet ediyor. Bisikletimi yol kenarında yere yatırıp çobanın yanına gidiyorum. Bohçasından çıkardığı plastik bardağa termostan sıcak bir çay koyup bana ikram eden çobanla biraz oturup yorgunluğumu atıyorum. Bohçasında sadece kendisine yetecek kadar yiyeceği ve içecek suyu olan çoban Ali onu da benimle paylaşmak istiyor. Ancak ona yetmez düşüncesiyle aç olmadığımı söyleyip teşekkür ediyorum. Bu yakınlarda köy yok mu diye sorduğumda ise ‘’şu tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyüne ulaşırsın’’ diyor. Ali’ye ikram ettiği çay için bir kez daha teşekkür edip yanından ayrılıyorum. Ali’nin gösterdiği tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyünün girişindeki askeriyeye uğrayıp içecek su istiyorum. Nizamiyede nöbet tutan asker telsizle komutanına bilgi veriyor. Beş dakika sonra elinde bir poşet ve bir bidon suyla yanımıza komutan geliyor. Bana suyla birlikte poşetin içerisindeki konserveleri ve meyveleri vererek; ‘’bu yakınlarda yiyecek satılan yer bulamazsın. Al bunları da yolda yersin’’ diyor. Oysa telsizle sadece su istemiştik demek benim aç olduğum komutanın içine doğmuş…
‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’
Göl kenarındaki taşların üzerinde oturup komutanın verdiği konservelerle karnımı bir güzel doyurup yola devam ediyorum. Arpaçay’a 10 km kala bir çeşmenin başında tuttukları balıkları yıkayıp temizleyen asfalt dökme işçilerine rastlıyorum. Onlar da el sallayarak gel çay iç diyorlar. Yanlarında taşıdıkları piknik tüpünün üzerinde kaynattıkları çay içimi ısıtıyor. Nereye gidiyorsun sorusuna Kars’a gidiyorum diye cevap verdiğimde ‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’ diye tepki gösteriyorlar. Ama İstanbul’dan geliyorum dediğimde ise bir anda yüz ifadeleri değişiyor ve yerlerinden kalkarak bisikletimi incelemeye başlıyorlar. Büyük bir şaşkınlıkla bisikletimi inceledikten sonra, ‘’Vallaha helal olsun biz arabayla bile gitmeye üşeniyoruz sen taaa oradan bisikletle geliyorsun’’ diyorlar. ‘’Peki, bu akşam nerede kalacaksın?’’ diye sorduklarında ‘’Ben de bilmiyorum sadece Arpaçay’da kalacağımı biliyorum’’ deyince hemen içlerinden Murat abi atılarak ‘’o halde biz seni misafir edelim’’ diyor. Diğerleri de Evet, Evet biz seni misafir edelim diyerek Murat abiyi destekliyorlar. Onlar arabayla ben bisikletle Arpaçay’a varıyoruz. Ben Murat abinin evinde kalacağımı düşünürken benim rahat edebilmem için TEİAŞ’ın misafirhanesinde telefonla bana yer ayırttıklarını öğreniyorum. Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra beni misafirhaneye bırakıyorlar. Ertesi sabah ise onlar erkenden işe gittikleri için onlarla vedalaşamadan Arpaçay’dan ayrılıp Kars Merkeze doğru yol alıyorum…
Annemi özlüyorum
Arpaçay ve Kars arasındaki 45 km’lik yol boyunca yine etrafta hiç ağaç göremiyorum. Bazı yerlerde ayçiçeği ve yulaf tarlaları olmasına rağmen bölge genel olarak çorak topraklar ve otlaklarla kaplı. Gökyüzünde uçuşan yırtıcı ve büyük kuşları görünce insan ister istemez ürperiyor. Bir de havanın soğuk ve yağmurlu olması benim işimi daha da zorlaştırıyor. Hele bir kendimi Kars’a atayım bir çaresine bakarız deyip pedal çevirmeye devam ediyorum. Tabelası olmayan bir köyden geçerken burnuma gelen taze tandır ekmeği kokusunu duyunca bisikletimi kokunun geldiği yöne doğru sürüyorum. Bir evin bahçesinde otları patosa vurup saman yapan baba ve oğlun yanında durarak taze ekmek kokusunun buralardan geldiğini ve nerede yapıldığını soruyorum. Onlar da kendi tandırlarını gösterip tandıra kadar bana eşlik ediyorlar. Evin hanımı tandırdan yeni çıkardığı taze ekmekten bana verirken evin kızı da ekmeğe katık yapmam için yoğurt getiriyor. Bana ikram edilen taze tandır ekmeği ve yoğurdu yerken bir kez daha annemi özlediğimi hissediyorum. Ben Muş’ta yaşarken annem de tandır ekmeği yapardı. Biz de babamla birlikte bir tas yoğurdu alır tandıra giderek annemin pişireceği ekmeğin çıkmasını beklerdik. Annem pişen ekmeği çıkarınca önce üfler üzerine yapışan közü ve külü temizler ardından ‘’alın bakayım elinizi yakmadan sıcak sıcak yiyin’’ derdi… Tandır ekmeğinin tadı bir başkadır. Ne kadar yerseniz rahatsız etmez. Bir de yanında yoğurt olunca en kral yemekten daha kraldır…
Sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum
Yolda yemem için bana verilen tandır ekmeklerini bir poşete koyup çantama yerleştirdikten sonra tekrar demir atıma atlayıp yola devam ediyorum. İnişler, çıkışlar, tepeler derken yırtılan gökyüzünden yağan yağmurlarla birlikte Kars’a giriyorum. Şehir merkezlerinde her önünüze çıkan evin kapısını çalıp da ben tanrı misafiriyim deme ihtimaliniz çok düşüktür. Çünkü asayiş olaylarından dolayı güven sorunu vardır. Dilencisi ve dolandırıcısı çoktur. Kimse kolay kolay tanımadığı bir insanı evine almaz. Yağmurlu ve soğuk havada dışarıda kalmak hem sağlık açısından hem de güvenlik açısından iyi olmayacağı için köylerde ağanın, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde ise valiliklerin misafiri olursunuz. Çünkü onlar kucaklarını daha geniş açabilirler, söz sahibidirler ve onların misafirperverliği halkının misafirperverliğini yansıtır. Ülkemiz dahil her devlette yurtdışından kaçak yollarla giriş yapan mültecilere bile sıcak bir çorba ve yatacak yer imkanı sağlanır… Ben de bu yağmurlu ve soğuk havada sığınabileceğim bir yer bulmaları için Kars Valiliğine gidiyorum. Durumumu oradakilere anlatıp bana yardımcı olmalarını istiyorum. Kars Valisi izinde olduğu için beni onun yerine bakan Vali Yardımcısına yönlendiriyorlar. Sekreterliğe gidip durumumu açıklayan bir yazı yazıyorum onlar da vali vekiline yazdığım yazıyı iletiyorlar. Ancak Vali Vekili ‘’ben bir şey yapamam ne hali varsa görsün’’ tarzında bir emir verdiği için sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum. Ben de Basın Halkla İlişkiler Müdürü Seyit Müçteba Erdem’e gidip başımdan geçenleri anlatıyorum. Bu defa Seyit Bey, Vali Vekiliyle görüşüyor. O da olumsuz bir yanıt alınca çaresiz oradan ayrılmak için ayağa kalkıyorum. Bu sırada Seyit Bey, ‘’Dur bir dakika, ben kendim sana yardımcı olacağım’’ deyip DSİ’nin misafirhanesinde bir gecelik yer ayırtıyor. Fakat o saatten sonra beni sarayda bile yatırsalar kabul etmek istemiyorum. Ancak Seyit Beyin iyi niyeti ve ısrarından sonra o geceyi DSİ’nin misafirhanesinde geçiriyorum. Ertesi gün yağmur şiddetini arttırarak devam ettiği için yine gidecek yerim yok ve kalacak yer sorunu yaşıyorum. Ne yapacağım diye kara kara düşünürken aklıma Gençlik Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Daire Başkanı Adnan Gül geliyor. Onların hemen hemen her ilde misafirhaneleri olduğu için bana daha önce defalarca; ‘’gideceğin yerlerde bir evin var, bize önceden söyle sen gitmeden yerini ayıralım’’ demişlerdi. Ama ben planlı, programlı, kalacak yerimin belli olduğu bir yolculuk yapmak istemediğimden dolayı bunu kabul etmemiştim.
Son çare Adnan Gül’ü arayarak Kars’ta yaşadıklarımı anlatıyorum. Bana kızarak neden önceden haber vermediğimi söylüyor. Daha sonra Kars Gençlik Spor İl Müdürü Gürsel Polat’a talimat verip beni Kars’’taki sporcu öğrencilerin kaldığı bir yurda yerleştiriyorlar… Kars’ta kaldığım üç gün boyunca yağmur bir dakika olsun durmuyor ve ben adamakıllı ne dışarı çıkıp çekim yapabiliyorum ne de yoluma devam edebiliyorum. Üçüncü gün hava biraz açınca eşyalarımı toplayıp şehir merkezine gidiyorum. Kars kalesi ve çevresinde biraz çekim yaptıktan sonra 135 km uzaklıkta olan Iğdır’a gitmek üzere yola çıkıyorum.
Rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor, parmaklarımı hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum
İstanbul’dan yola çıktığım günden beri gün içerisinde en fazla 90 km yol gidiyordum. Ancak bugün 135 km yol gideceğim ve ilk 15 km. kesintisiz rampa tırmanmak zorundayım. Bu rampayı aştıktan sonra Iğdır’a kadar yokuş aşağı ineceğim söylenmişti. Eğer yollar anlatıldığı gibiyse 135 km’yi dinlenerek ve fotoğraf çekerek saatte 20 km ortalama hızla akşama kadar tamamlayabilirim. O halde haydi Bismillah deyip bisikletimin pedallarını çeviriyorum. Fakat daha 5 km gitmeden yağmur serpiştirmeye başlıyor. Bugün kar bile yağsa bu yolu bitirmeye kararlıyım ve yağmurluğumu giyinerek en zor kısım olan 15 km’lik rampayı tırmanıyorum. Yağmurluk su geçirmemesine rağmen sırılsıklam oluyorum. Çünkü yoğun bir efor sarf ettiğim için sürekli terliyorum ve bu ter dışarı çıkamayınca doğal olarak beni ıslatıyor. Neyse ki zirveye ulaştığımda yağmur diniyor. Yağmurluğumu çıkarıp ıslak elbiselerimi değiştirdikten sonra yokuş aşağı pedal çevirmeden inişe geçiyorum. Hava o kadar soğuk ki, rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor. Bisiklet üzerindeyken üşüyen parmaklarımı ise ağzıma götürüp hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Bu şekilde yola devam ederken önümdeki sis bulutlarını ve yağmuru görünce tekrar yağmurluğumu giyiniyorum. Beş dakika sonra ise önümdeki sis bulutları ve yağmurun içinde buluyorum kendimi. Yağmur o kadar şiddetli yağıyor ki parmaklarımın üzerine sert inişler yapan yağmur damlaları canımı acıtmaya başlıyor. Bufflarımdan iki tanesini elime ve parmaklarıma sarıp korunmaya çalışıyorum. Yağan yağmur yetmezmiş gibi bir de sis olunca görüş alanı 10 metreye kadar düşüyor. Gözlüğü çıkarsam gözlerimi açamayacağım, gözlüğümde araba camlarındaki gibi silecek de yok yağmur damlalarını sileyim bu yüzden görüş alanım daha da daralıyor. Dağ başında sığınabilecek ne büyük bir kaya ne de bir köy var, olsa bile sisten hiçbir şey görünmüyor. Gözü kapalı aşağı inerken bir çukura sert bir giriş yapıp yalpalıyorum. Gidon hakimiyetini zar zor sağlayıp frenlere yavaşça basarak duruyorum. Bisikletten inip arka tekere baktığımda ise patladığını görüyorum. Bütün aksilikler üst üste gelince bir bu eksikti o da oldu. Yağmur altında patlağı bulmaya çalışmak, onu yamalamak vs uğraşmak en az yarım saatimi alır. Bu nedenle yeni bir iç lastik takıp yola devam ediyorum. Biraz sonra arkamdan gelen traktör beni sollayınca göremediğim yoldan çıkmamak için Kars’ın Digor ilçesine kadar traktörü takip ediyorum. İlçe merkezine vardığımda karşıma çıkan ilk kahvehaneye giriyorum. O halde içeri girince bütün herkes dönüp bana bakıyor. Hemen kahvehanenin ortasında yanan odun sobasının başına gidip herkesin gözü önünde üzerimdeki ıslak elbiseleri, ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştiriyorum. Kahvehanecinin getirdiği ilk çayla içimi ısıtıyorum ikinci çayla ise öğrenci yurdunda bana verilen ekmek arası sandviçi yiyorum. Etrafımda toplanan meraklı kalabalığın sorularına cevap verdikten sonra tekrar bisiklete binip yola çıkıyorum. Digor’u yaklaşık 10 km geçince yağmur şiddetini azaltıp sis çekiliyor. Sol tarafımda kalan Ermenistan dağlarını ve köylerini izleyerek Iğdır’ın Tuzluca ilçesini de geçip akşam ezanında Iğdır Merkez’e varıyorum.
Yedisinden yetmişine herkesin bisiklet kullandığı şehir
Iğdır il sınırlarına girdikten itibaren görmeye başladığım ağaçlar bana biraz huzur veriyor. Zaten Iğdır’ın bir diğer ismi de Yeşil Iğdır’dır. Halkın geçim kaynağı büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Aras Nehrinin suladığı Iğdır Ovasında genel olarak kayısı, elma, şeker pancarı, pamuk, karpuz ve domates gibi çeşitli sebze ve meyveler yetiştiriliyor. Ermenistan, Nahçıvan ve İran’la sınır komşusu olan Iğdır, dünyada üç ülkeyle sınırı olan tek şehirdir. Hatta il nüfusunun çoğunluğu Türkler, Kürtler ve Azerilerden oluşuyor. Havanın açık olduğu günlerde Ağrı Dağı Iğdır’ın her yerinden rahatlıkla görülebilir. Ancak orada kaldığım sürece açık havaya denk gelmediğim için ben bunu göremiyorum. Türkiye’de Konya’dan sonra bisiklet kullanımının en yoğun olduğu şehir de Iğdır’dır. Halk bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanmanın bilincine yıllar öncesinden varmış. Sokaklarda yedisinden yetmişine herkesin altında bisiklet görebilirsiniz. Ancak bisiklet yollarının olmayışı şehrin en büyük eksikliklerinden biridir. Ayrıca Türkiye’deki en iyi bisiklet firması olan Delta Bisiklet de burada doğmuştur…
İbrahim amcanın bisiklet sevdası Türkiye’nin gurur duyduğu bir markayı doğuruyor
İki gün önce bana kışlık malzemeler göndermesi için Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar’la görüştüğümde, ailesinin hala Iğdır’da yaşadığını ve oraya gittiğimde mutlaka abisini ve babasını görmemi söylemişti. Ben de Iğdır’a varır varmaz Ulaş’ın abisi Selam Baydar’ı arıyorum. Selam abi önce yorgunluğumu atmam için bir bardak çay ısmarlıyor ardından bir lokantaya götürüp iki buçuk porsiyon döner yediriyor. Evet, yanlış duymadınız iki buçuk porsiyon döner yiyorum. Sabah kahvaltısından sonra öğle vakti sandviç yemiştim. Bunun üzerine 135 km çileli bir yolculuktan sonra iki buçuk porsiyon döner az bile geliyor. Akşam evde sıcak bir duş alıp dinleniyorum. Ertesi gün Selam abinin oğlu Murat’la bisikletlerimize binip Iğdır’ı geziyoruz. Murat henüz ilköğretim öğrencisi ve bisiklete nasıl binilmesi gerektiğini aileden öğrendiği için kaskını ve kıyafetlerini giyinmeden bisiklete binmiyor. Murat öğlene kadar beni Iğdır’da gezdirdikten sonra okula gidiyor. Ben de Delta Bisiklet’in doğduğu dükkana gidip orada Ulaş’ın babası İbrahim amcayla tanışıyorum. İbrahim amca yetmişli yaşlarında fakat hala bisikletle eve gidip geliyor. Ailenin bisiklet sevdası aslında ondan kaynaklanıyor. Bundan 50 yıl öncesine kadar bisiklet binen İbrahim amca, Iğdır’da bisiklet dükkanı açan ilk kişi. Ondaki bu sevda çocuklarına da bulaşınca ailenin neredeyse hepsi bisikletçi oluyor. Iğdır’dan sonra ilk şubeyi Ankara’da açıyorlar ardından İstanbul’da ve daha sonra Türkiye’nin birçok ilinde bayilikler vermeye başlıyorlar. Benim de şu an bindiğim, Avrupa standartlarında üretilen ve birçok dünya markası kalitesinde olan Geotech’i üretiyorlar. Bu markayı dünyanın en büyük bisiklet fuarlarından biri olan Euro Bike ve IFMA fuarlarında sergileyerek Türkiye’yi temsil eden tek firma oluyorlar. İbrahim amcanın bisiklet sevdasıyla başlayan bu hikaye Delta Bisikletin başarılarıyla Türkiye için bir gurur kaynağı oluyor…
Iğdır’da kaldığım süre boyunca Baydar ailesi beni diğer çocuklarından ayırt etmiyor. Selam abi bisikletime bakım yapıp ihtiyacım olan bütün malzemeleri kışlıklarımla birlikte tamamlarken Selam abinin eşi ise börekler, pastalar ve sıcak ev yemekler yapıp karnımı doyuruyor. Iğdır’da öğretmenlik yapan lise arkadaşlarım Ajda ve Murat’la da görüşme fırsatı buluyorum. Onlarla da lise yıllarımızı anıp uzun sohbetler ediyoruz ve Iğdır’daki son geceyi de Murat’ın evinde geçirdikten sonra ertesi gün kışlıklarımı giyinip Ağrı’nın Doğu Bayazıt ilçesine doğru pedal çeviriyorum…
Yol hikayeleri 12. ve 13. hafta
‘’Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır’’
Karadeniz bölgesini Sahara Dağı’nın diğer yarısıyla birlikte arkamda bırakıp tamamen farklı bir iklimi, kültürü ve yaşantısı olan Doğu Anadolu Bölgesine, Ardahan’a geçiyorum. Ardahan 1800 rakımıyla Doğu Anadolu Bölgesinin en yüksek rakımlı ve en soğuk illerinden biridir. Zaten Sahara Dağı’ndan aşağıya inmeniz çok da uzun sürmez. Bulutlar hemen tepenizin üzerindedir. Etrafta gözünüzün alabildiğince geniş olan otlaklarda otlayan atları, sığırları ve kazları görürsünüz. Kura nehri şehrin içinden yılan gibi kıvrılarak geçer. Bölgenin tek geçim kaynağının büyükbaş hayvan yetiştiriciliği ve meracılık olduğunu söyleyebiliriz. Ardahan bölge itibariyle soğuk, elverişsiz iklimi ve işsizliğin de olması nedeniyle dışarıya çok göç vermiştir. Tabelada kent merkezinin nüfusu 17.000’dir. Ardahan pek çok etnik yapıyı da bir arada barındırır. İl genelinin nüfusunu; Türkler, Kürtler, Terekemeler, Ahıskalılar, Türkmenler ve yerliler oluşturur. Burada hava sıcaklığı insanların sıcaklığıyla ters orantılıdır. Kime selam verirseniz bir bardak çay içirmeden sizi göndermez. Güler yüzlüler ve onlarla konuşurken gözlerinde parlayan ışık içinizi ısıtır…
Ardahan’da gençlik spor müdürlüğüne bağlı bir kapalı spor salonunda üç gün kalıyorum. Yiyecek ve içecek ihtiyaçlarımı orada çalışan personeller karşılıyor. Onlar kendilerine ne pişiriyorlarsa beni de ortak ediyorlar aşlarına. Bazen melemen, bazen nohut, bazen de tavuk pişiriyorlar. Ama her şeyden önemlisi bu yemekleri yüreklerinin ateşinde ısıtıp servis ediyorlar sofraya. Bu yüzden daha lezzetli oluyor o yemekler…
İneklerin otladığı meralarda golf oynayan çocuklar
Bu spor salonunda kalırken sıra dışı ve ilginç bir olaya da şahit oluyorum. Bulunduğum odanın camından dışarıdaki meraları ve o meralarda otlayan inekleri izlerken gözüme bir grup çocuk ilişiyor. Bu çocuklar ellerindeki sopalarla bir çeşit oyun oynuyorlar. Biraz daha dikkatle izlediğim zaman oynadıkları oyunu golfe benzetiyorum. Aramızda uzak bir mesafe olduğu için nasıl oynadıklarını net göremiyorum. En iyisi fotoğraf makinamın zoom’unu kullanarak ne yaptıklarını daha iyi anlarım diyorum ve bu defa fotoğraf makinasından onları izlemeye başlıyorum. Çocukları 560 mm lensle yakınlaştırarak izlemeye başladığımda gözlerime inanamıyorum. Çünkü çocukların ellerindeki sopalar gerçek golf sopaları ve vurdukları top ise gerçek golf topları. İneklerin otladığı o alanda ise topları atacakları bayraklar var. Zengin sporu diye bildiğimiz golfün böyle bir yerde hem de çocuklar tarafından oynanması gözlerimi fal taşı gibi açıyor. Hemen kendimi dışarı atıp onlara doğru koşuyorum. Yanlarına vardığımda gördüklerim karşısında bir kez daha ters köşeye yatıyorum. Çünkü golf oynamak için gereken bütün ekipmanlara sahip olan bu çocuklar, ineklerin otladığı bu merayı golf sahasına çevirmişler. Bir taraftan inekler otlarken bir taraftan da onlar golf oynuyorlar. Bir süre şaşkınlıkla o çocukları seyrediyorum. Daha sonra onları çalıştıran antrenör Tarkan İli’nin yanına gidip işin aslının ne olduğunu öğreniyorum. Meğer bu çocuklar golfü profesyonel olarak oynuyorlarmış. Turnuvalarda Ardahan’a defalarca Türkiye şampiyonluğu ve dereceler kazandırmışlar. Golf oynamayı bu meralarda çok zor şartlar altında öğrenip elde ettikleri başarıları duyunca onlara hayran kalıyorum. En büyükleri 17 yaşında olan bu çocuklar her gün buraya gelip antrenman yapıyorlarmış. Bu sporun sadece parası olan zenginler tarafından oynanmadığına, paranın ne kadar değersiz olduğuna bir kez daha şahit oluyorum…
Sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum
Sabah hazırlığımı yapıp Ardahan’dan Çıldıra gitmek için yola koyuluyorum. Şehir merkezinde birkaç kişiye hangi yolu kullanarak Çıldıra gideceğimi soruyorum. İnsanlara yol dışında her zaman ikinci bir soru daha soruyorum. Bu soru da ‘’Çok rampa var mı?’’ Evet, bu ikinci soru birinci soruyla artık bütünleşmiş bir durumda. Aldığım cevaplara göre yol rampasız olsa bile bilinçaltımı çok rampa varmış gibi hazırlıyorum. Bazen iki tane dik rampa var diyorlar ve ben yol boyunca karşıma çıkacak olan o iki dik rampayı bekliyorum. Kafamda o iki dik rampayı o kadar büyütüyorum ki, Allah Allah! Nerede kaldı bu iki dik rampa derken o rampaları çoktan geçtiğimi fark ediyorum. Kendi kendimle çoğu zaman zihinsel oyunlar oynuyorum, ıslık çalıp avazım çıktığı kadar bağırarak şarkılar söylüyorum. Bazen rampa çıkarken hızım düştüğü için peşimden gelen sinekler ve böceklerle yarışa giriyorum. Alnımdan akan terin gözüme girmemesi için arada bir eldivenlerimle alnımdaki teri siliyorum. Uzun zamandır sinek ve böcek yutmamıştım ancak bugün o kadar çok sinek ve böcek yutuyorum ki neredeyse öğle yemeğine ihtiyacım bile kalmayacak. Rampa tırmanırken bir anda başımın etrafına üşüşen yüzlerce böcek sürüsü ağzımdan burnumdan içeri giriyor. Terli ve ıslak olduğum için küçük olan sinekler ise kamikaze yaparken kollarıma ve yüzüme yapışıyorlar. Bu bölgede küçük ve siyah sineklerin fazla olması çevredeki tezeklerden kaynaklanıyor…
Çoban köpekleri beni kovalarsa!
Yuttuğum sinekleri sindirdikten sonra yiyecek bir şeyler bulma ümidiyle yolumun üzerindeki Çıldır’a bağlı Eski Beyrahatun köyüne giriyorum. Köyün girişindeki köy bakkalının önünde meraklı gözlerle beni izleyen köylülerin yanında durup Selamün Aleyküm diyorum. Selamün Aleyküm’ü duyan köylülerin yüzündeki şaşkın ifadeyi giderebilmek için Türkçe konuşmaya devam ediyorum. Benim turist olmadığıma emin olduktan sonra gülümsemeye başlıyorlar. Bisikletimi bakkalın duvarına yaslayıp köylülerle bir süre sohbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar ve ben karnımın aç olduğunu söylediğimde hemen kahvaltılık bir şeyler hazırlıyorlar. Kimsin, necisin, nerelisin, nerden geldin nereye gidersin gibi klasik sorularına cevap veriyorum ardından köyü gezmek için yanlarından ayrılıyorum. Köy içerisinde dolaşırken beni kovalayan çoban köpeklerinden kurtulmak için bir evin bahçesine girip bisikletimi yere atarak ev sahibinin arkasında saklanmak için hızla koşuyorum. Ev sahibi köpekleri püskürttükten sonra bir bardak su ve bir bardak çay getirerek korkumu gidermeye çalışıyor. Ama köpekler hala rahat durmuyor gördükleri yabancıyı kendi bölgelerinden çıkarmak için habire havlayıp duruyorlar. Neyse bir süre sonra benden umudu kesip oradan ayrılıyorlar. Köpeklerden kaçarken bahçesine girdiğim ev halkıyla tanışıp fotoğraflarını çekince de iyi ki de köpekler beni kovalamış diyorum…
Havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor
Eski Beyrahatun köyündeki hareketli dakikalardan sonra Çıldır’a doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Rakım 2.000’lerde olduğu için güneş sanki daha yakın ve daha kavurucu. Oysa hava çok soğuk sadece güneş ışınları yakıyor. Akşamları ise hava sıcaklığı daha da düşüyor. Eğer sıcaklar böyle devam ederse ve ben Karadeniz’deki gibi oyalanırsam kışa yakalanmadan bu bölgeden çıkmam biraz zor görünüyor. Bu nedenle kar yağmadan ve doğunun şiddetli kışına yakalanmadan var gücümle pedal çevirmem gerekiyor. Doğruyu söylemek gerekirse havaların bir anda bu kadar soğuması beni ürkütüyor. Çünkü Muş’ta doğup büyüdüm ve bu bölgenin kışının ne kadar şiddetli olduğunu, yolların aylarca kapalı kaldığını biliyorum…
Meğer bana küfür eden kişi?
Akşam saatlerinde Çıldır’a varmak üzereyken Ardahan Vali Yardımcısı Ahmet Karatepe arıyor. Benim Ardahan’daki Kapalı Spor Salonunda kaldığımı ve oradan ayrılıp Çıldıra doğru gittiğimi öğrenince Çıldır’da öğretmen evinde konaklayabileceğimi söylüyor. Son dakikalarda karşıma çıkan bu tarz sürprizleri seviyorum. Eğer o aramasaydı soğuk havada ve akşam karanlığında çadır kuracağım güvenli bir yer bulma sıkıntısı yaşayacaktım. İlçe merkezine vardığımda ilk olarak karnımı doyurabileceğim bir yer arayışına giriyorum. Çarşıda gezerken bir kahvehanenin ikinci katından 25-30 yaş arası uzun saçlı bir gencin bana el kol hareketleri yaparak küfürler savurduğunu işitiyorum. Durup bir süre ona bakıyorum ama o hala küfür etmeye devam ediyor. ‘’İlçenize gelen her yabancıyı küfür ederek mi karşılıyorsunuz?’’ diye sorduğum anda kafasını içeri sokup ortadan kayboluyor. Çevredeki vatandaşlar bana edilen küfürleri duyunca o gence tepkilerini gösterip onun adına gelip benden özür diliyorlar. Meğer bana küfür eden kişi Çıldır’ın delisiymiş. Sadece bana değil önüne gelen herkese küfür ediyormuş. Bu yüzden ben de az önce yaşadıklarımı unutmaya karar veriyorum. Orada tanıştığım Atalay abi ise beni kendi kafesi olan Ağacan Cafe’ye götürerek akşam yemeğini ısmarlıyor. Atalay abiyle biraz sohbet ediyoruz. O da yıllarca gemilerde çalışmış ve dünyanın birçok ülkesini görme fırsatı yakalamış. En sonunda bütün her şeyi bir tarafa bırakıp memleketine yerleşmeye karar vermiş. Atalay abi; ’’ Bu topraklarda yaşadığım huzuru dünyanın hiçbir ülkesinde yaşayamadım’’ diyor… Ertesi gün sabah kahvaltısını da Atalay abiyle birlikte yapıp Çıldır’dan Kars’ın Arpaçay ilçesine doğru yola çıkıyorum.
Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum
Aslında Ardahan’dan Kars’a Çıldır’a uğramadan Susuz ilçesi üzerinden daha rahat gidilebilir. Ancak o yolu kullandığım takdirde Çıldır Gölünü görme şansım olmuyor. Bu nedenle yolu uzatıp Çıldır ve Arpaçay üzerinden Kars’a gidiyorum. Çıldır ilçesinden çıktıktan 5 km sonra göl görünmeye başlıyor. Deniz seviyesinden 1959 metre yükseklikte olan Çıldır Gölü, Doğu Anadolu Bölgesinin en büyük ikinci gölüdür. Yılın dört mevsiminde yapılan balıkçılık yöre halkı için önemli bir geçim kaynağıdır. Kışın buz tutan gölün üzerinde kayak yapıldığı gibi buz kırılarak balıkçılık da yapılıyor. Karadeniz’de görmeye alışık olduğum yeşili maalesef burada göremiyorum. Sonbahar mevsiminde olduğumuz için her taraf sap sarı çöl gibi görünüyor. Duyduğum kadarıyla yaz aylarında bu sarılık yerini yemyeşil otlaklara ve çiçeklere bırakıyor. Bir de gölün çevresindeki dağlarda bile bir tane ağaç yok. Bunun nedeni de sanırım rakımın yüksek olmasından kaynaklanıyor. Artvin’den sonra hiç deniz görmediğim için Çıldır Gölünü görünce deniz görmüş gibi seviniyorum. Karadeniz Bölgesinde deniz hep sol tarafımda kalırken bu defa Çıldır Gölü sağ tarafımda kalıyor. Deniz kenarında olduğumu hayal ederek bisikletimin pedallarını çevirirken göl kenarında balık tutan balıkçılar ve gölden su içen sığır sürüleri hayallerimdeki görselliğe farklı bir renk katıyorlar…
Hayal kurmak karın doyurmuyor!
Öğlen vakti karnımın acıktığını hissediyorum. Çıldır’dan çıktığımdan beri ne bir köy ne de bir ev görüyorum. Çantamda da açlığımı yatıştıracak bir şey yok. O an keşke oltam olsaydı da göl kenarında ben de balık tutsaydım diyorum. Tabi hayal kurmak karın doyurmuyor en iyisi pedallara daha sert asılıp en yakın köye biraz daha yaklaşmak. Ne kadar fazla pedal çevirirsem o kadar fazla terliyorum, doğal olarak su tüketimi de artınca mataramdaki suyu idareli kullanmak zorundayım. Allah’tan biraz sonra karşıma davarlarını otlatan bir çoban çıkıyor. Çoban beni görür görmez iki eliyle çayı karıştırıyormuş gibi bir işaret yaparak beni çay içmeye davet ediyor. Bisikletimi yol kenarında yere yatırıp çobanın yanına gidiyorum. Bohçasından çıkardığı plastik bardağa termostan sıcak bir çay koyup bana ikram eden çobanla biraz oturup yorgunluğumu atıyorum. Bohçasında sadece kendisine yetecek kadar yiyeceği ve içecek suyu olan çoban Ali onu da benimle paylaşmak istiyor. Ancak ona yetmez düşüncesiyle aç olmadığımı söyleyip teşekkür ediyorum. Bu yakınlarda köy yok mu diye sorduğumda ise ‘’şu tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyüne ulaşırsın’’ diyor. Ali’ye ikram ettiği çay için bir kez daha teşekkür edip yanından ayrılıyorum. Ali’nin gösterdiği tepeyi aştıktan sonra Doğruyol köyünün girişindeki askeriyeye uğrayıp içecek su istiyorum. Nizamiyede nöbet tutan asker telsizle komutanına bilgi veriyor. Beş dakika sonra elinde bir poşet ve bir bidon suyla yanımıza komutan geliyor. Bana suyla birlikte poşetin içerisindeki konserveleri ve meyveleri vererek; ‘’bu yakınlarda yiyecek satılan yer bulamazsın. Al bunları da yolda yersin’’ diyor. Oysa telsizle sadece su istemiştik demek benim aç olduğum komutanın içine doğmuş…
‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’
Göl kenarındaki taşların üzerinde oturup komutanın verdiği konservelerle karnımı bir güzel doyurup yola devam ediyorum. Arpaçay’a 10 km kala bir çeşmenin başında tuttukları balıkları yıkayıp temizleyen asfalt dökme işçilerine rastlıyorum. Onlar da el sallayarak gel çay iç diyorlar. Yanlarında taşıdıkları piknik tüpünün üzerinde kaynattıkları çay içimi ısıtıyor. Nereye gidiyorsun sorusuna Kars’a gidiyorum diye cevap verdiğimde ‘’Manyak mısın Kars’a bisikletle gidilir mi?’’ diye tepki gösteriyorlar. Ama İstanbul’dan geliyorum dediğimde ise bir anda yüz ifadeleri değişiyor ve yerlerinden kalkarak bisikletimi incelemeye başlıyorlar. Büyük bir şaşkınlıkla bisikletimi inceledikten sonra, ‘’Vallaha helal olsun biz arabayla bile gitmeye üşeniyoruz sen taaa oradan bisikletle geliyorsun’’ diyorlar. ‘’Peki, bu akşam nerede kalacaksın?’’ diye sorduklarında ‘’Ben de bilmiyorum sadece Arpaçay’da kalacağımı biliyorum’’ deyince hemen içlerinden Murat abi atılarak ‘’o halde biz seni misafir edelim’’ diyor. Diğerleri de Evet, Evet biz seni misafir edelim diyerek Murat abiyi destekliyorlar. Onlar arabayla ben bisikletle Arpaçay’a varıyoruz. Ben Murat abinin evinde kalacağımı düşünürken benim rahat edebilmem için TEİAŞ’ın misafirhanesinde telefonla bana yer ayırttıklarını öğreniyorum. Akşam yemeğini birlikte yedikten sonra beni misafirhaneye bırakıyorlar. Ertesi sabah ise onlar erkenden işe gittikleri için onlarla vedalaşamadan Arpaçay’dan ayrılıp Kars Merkeze doğru yol alıyorum…
Annemi özlüyorum
Arpaçay ve Kars arasındaki 45 km’lik yol boyunca yine etrafta hiç ağaç göremiyorum. Bazı yerlerde ayçiçeği ve yulaf tarlaları olmasına rağmen bölge genel olarak çorak topraklar ve otlaklarla kaplı. Gökyüzünde uçuşan yırtıcı ve büyük kuşları görünce insan ister istemez ürperiyor. Bir de havanın soğuk ve yağmurlu olması benim işimi daha da zorlaştırıyor. Hele bir kendimi Kars’a atayım bir çaresine bakarız deyip pedal çevirmeye devam ediyorum. Tabelası olmayan bir köyden geçerken burnuma gelen taze tandır ekmeği kokusunu duyunca bisikletimi kokunun geldiği yöne doğru sürüyorum. Bir evin bahçesinde otları patosa vurup saman yapan baba ve oğlun yanında durarak taze ekmek kokusunun buralardan geldiğini ve nerede yapıldığını soruyorum. Onlar da kendi tandırlarını gösterip tandıra kadar bana eşlik ediyorlar. Evin hanımı tandırdan yeni çıkardığı taze ekmekten bana verirken evin kızı da ekmeğe katık yapmam için yoğurt getiriyor. Bana ikram edilen taze tandır ekmeği ve yoğurdu yerken bir kez daha annemi özlediğimi hissediyorum. Ben Muş’ta yaşarken annem de tandır ekmeği yapardı. Biz de babamla birlikte bir tas yoğurdu alır tandıra giderek annemin pişireceği ekmeğin çıkmasını beklerdik. Annem pişen ekmeği çıkarınca önce üfler üzerine yapışan közü ve külü temizler ardından ‘’alın bakayım elinizi yakmadan sıcak sıcak yiyin’’ derdi… Tandır ekmeğinin tadı bir başkadır. Ne kadar yerseniz rahatsız etmez. Bir de yanında yoğurt olunca en kral yemekten daha kraldır…
Sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum
Yolda yemem için bana verilen tandır ekmeklerini bir poşete koyup çantama yerleştirdikten sonra tekrar demir atıma atlayıp yola devam ediyorum. İnişler, çıkışlar, tepeler derken yırtılan gökyüzünden yağan yağmurlarla birlikte Kars’a giriyorum. Şehir merkezlerinde her önünüze çıkan evin kapısını çalıp da ben tanrı misafiriyim deme ihtimaliniz çok düşüktür. Çünkü asayiş olaylarından dolayı güven sorunu vardır. Dilencisi ve dolandırıcısı çoktur. Kimse kolay kolay tanımadığı bir insanı evine almaz. Yağmurlu ve soğuk havada dışarıda kalmak hem sağlık açısından hem de güvenlik açısından iyi olmayacağı için köylerde ağanın, ilçelerde kaymakamın, il merkezlerinde ise valiliklerin misafiri olursunuz. Çünkü onlar kucaklarını daha geniş açabilirler, söz sahibidirler ve onların misafirperverliği halkının misafirperverliğini yansıtır. Ülkemiz dahil her devlette yurtdışından kaçak yollarla giriş yapan mültecilere bile sıcak bir çorba ve yatacak yer imkanı sağlanır… Ben de bu yağmurlu ve soğuk havada sığınabileceğim bir yer bulmaları için Kars Valiliğine gidiyorum. Durumumu oradakilere anlatıp bana yardımcı olmalarını istiyorum. Kars Valisi izinde olduğu için beni onun yerine bakan Vali Yardımcısına yönlendiriyorlar. Sekreterliğe gidip durumumu açıklayan bir yazı yazıyorum onlar da vali vekiline yazdığım yazıyı iletiyorlar. Ancak Vali Vekili ‘’ben bir şey yapamam ne hali varsa görsün’’ tarzında bir emir verdiği için sekreterlikten kovulurcasına dışarı çıkartılıyorum. Ben de Basın Halkla İlişkiler Müdürü Seyit Müçteba Erdem’e gidip başımdan geçenleri anlatıyorum. Bu defa Seyit Bey, Vali Vekiliyle görüşüyor. O da olumsuz bir yanıt alınca çaresiz oradan ayrılmak için ayağa kalkıyorum. Bu sırada Seyit Bey, ‘’Dur bir dakika, ben kendim sana yardımcı olacağım’’ deyip DSİ’nin misafirhanesinde bir gecelik yer ayırtıyor. Fakat o saatten sonra beni sarayda bile yatırsalar kabul etmek istemiyorum. Ancak Seyit Beyin iyi niyeti ve ısrarından sonra o geceyi DSİ’nin misafirhanesinde geçiriyorum. Ertesi gün yağmur şiddetini arttırarak devam ettiği için yine gidecek yerim yok ve kalacak yer sorunu yaşıyorum. Ne yapacağım diye kara kara düşünürken aklıma Gençlik Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Daire Başkanı Adnan Gül geliyor. Onların hemen hemen her ilde misafirhaneleri olduğu için bana daha önce defalarca; ‘’gideceğin yerlerde bir evin var, bize önceden söyle sen gitmeden yerini ayıralım’’ demişlerdi. Ama ben planlı, programlı, kalacak yerimin belli olduğu bir yolculuk yapmak istemediğimden dolayı bunu kabul etmemiştim.
Son çare Adnan Gül’ü arayarak Kars’ta yaşadıklarımı anlatıyorum. Bana kızarak neden önceden haber vermediğimi söylüyor. Daha sonra Kars Gençlik Spor İl Müdürü Gürsel Polat’a talimat verip beni Kars’’taki sporcu öğrencilerin kaldığı bir yurda yerleştiriyorlar… Kars’ta kaldığım üç gün boyunca yağmur bir dakika olsun durmuyor ve ben adamakıllı ne dışarı çıkıp çekim yapabiliyorum ne de yoluma devam edebiliyorum. Üçüncü gün hava biraz açınca eşyalarımı toplayıp şehir merkezine gidiyorum. Kars kalesi ve çevresinde biraz çekim yaptıktan sonra 135 km uzaklıkta olan Iğdır’a gitmek üzere yola çıkıyorum.
Rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor, parmaklarımı hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum
İstanbul’dan yola çıktığım günden beri gün içerisinde en fazla 90 km yol gidiyordum. Ancak bugün 135 km yol gideceğim ve ilk 15 km. kesintisiz rampa tırmanmak zorundayım. Bu rampayı aştıktan sonra Iğdır’a kadar yokuş aşağı ineceğim söylenmişti. Eğer yollar anlatıldığı gibiyse 135 km’yi dinlenerek ve fotoğraf çekerek saatte 20 km ortalama hızla akşama kadar tamamlayabilirim. O halde haydi Bismillah deyip bisikletimin pedallarını çeviriyorum. Fakat daha 5 km gitmeden yağmur serpiştirmeye başlıyor. Bugün kar bile yağsa bu yolu bitirmeye kararlıyım ve yağmurluğumu giyinerek en zor kısım olan 15 km’lik rampayı tırmanıyorum. Yağmurluk su geçirmemesine rağmen sırılsıklam oluyorum. Çünkü yoğun bir efor sarf ettiğim için sürekli terliyorum ve bu ter dışarı çıkamayınca doğal olarak beni ıslatıyor. Neyse ki zirveye ulaştığımda yağmur diniyor. Yağmurluğumu çıkarıp ıslak elbiselerimi değiştirdikten sonra yokuş aşağı pedal çevirmeden inişe geçiyorum. Hava o kadar soğuk ki, rüzgar yüzümü bıçak gibi kesiyor. Bisiklet üzerindeyken üşüyen parmaklarımı ise ağzıma götürüp hohlayarak ısıtmaya çalışıyorum. Bu şekilde yola devam ederken önümdeki sis bulutlarını ve yağmuru görünce tekrar yağmurluğumu giyiniyorum. Beş dakika sonra ise önümdeki sis bulutları ve yağmurun içinde buluyorum kendimi. Yağmur o kadar şiddetli yağıyor ki parmaklarımın üzerine sert inişler yapan yağmur damlaları canımı acıtmaya başlıyor. Bufflarımdan iki tanesini elime ve parmaklarıma sarıp korunmaya çalışıyorum. Yağan yağmur yetmezmiş gibi bir de sis olunca görüş alanı 10 metreye kadar düşüyor. Gözlüğü çıkarsam gözlerimi açamayacağım, gözlüğümde araba camlarındaki gibi silecek de yok yağmur damlalarını sileyim bu yüzden görüş alanım daha da daralıyor. Dağ başında sığınabilecek ne büyük bir kaya ne de bir köy var, olsa bile sisten hiçbir şey görünmüyor. Gözü kapalı aşağı inerken bir çukura sert bir giriş yapıp yalpalıyorum. Gidon hakimiyetini zar zor sağlayıp frenlere yavaşça basarak duruyorum. Bisikletten inip arka tekere baktığımda ise patladığını görüyorum. Bütün aksilikler üst üste gelince bir bu eksikti o da oldu. Yağmur altında patlağı bulmaya çalışmak, onu yamalamak vs uğraşmak en az yarım saatimi alır. Bu nedenle yeni bir iç lastik takıp yola devam ediyorum. Biraz sonra arkamdan gelen traktör beni sollayınca göremediğim yoldan çıkmamak için Kars’ın Digor ilçesine kadar traktörü takip ediyorum. İlçe merkezine vardığımda karşıma çıkan ilk kahvehaneye giriyorum. O halde içeri girince bütün herkes dönüp bana bakıyor. Hemen kahvehanenin ortasında yanan odun sobasının başına gidip herkesin gözü önünde üzerimdeki ıslak elbiseleri, ayakkabılarımı ve çoraplarımı değiştiriyorum. Kahvehanecinin getirdiği ilk çayla içimi ısıtıyorum ikinci çayla ise öğrenci yurdunda bana verilen ekmek arası sandviçi yiyorum. Etrafımda toplanan meraklı kalabalığın sorularına cevap verdikten sonra tekrar bisiklete binip yola çıkıyorum. Digor’u yaklaşık 10 km geçince yağmur şiddetini azaltıp sis çekiliyor. Sol tarafımda kalan Ermenistan dağlarını ve köylerini izleyerek Iğdır’ın Tuzluca ilçesini de geçip akşam ezanında Iğdır Merkez’e varıyorum.
Yedisinden yetmişine herkesin bisiklet kullandığı şehir
Iğdır il sınırlarına girdikten itibaren görmeye başladığım ağaçlar bana biraz huzur veriyor. Zaten Iğdır’ın bir diğer ismi de Yeşil Iğdır’dır. Halkın geçim kaynağı büyük ölçüde tarıma dayanıyor. Aras Nehrinin suladığı Iğdır Ovasında genel olarak kayısı, elma, şeker pancarı, pamuk, karpuz ve domates gibi çeşitli sebze ve meyveler yetiştiriliyor. Ermenistan, Nahçıvan ve İran’la sınır komşusu olan Iğdır, dünyada üç ülkeyle sınırı olan tek şehirdir. Hatta il nüfusunun çoğunluğu Türkler, Kürtler ve Azerilerden oluşuyor. Havanın açık olduğu günlerde Ağrı Dağı Iğdır’ın her yerinden rahatlıkla görülebilir. Ancak orada kaldığım sürece açık havaya denk gelmediğim için ben bunu göremiyorum. Türkiye’de Konya’dan sonra bisiklet kullanımının en yoğun olduğu şehir de Iğdır’dır. Halk bisikleti bir ulaşım aracı olarak kullanmanın bilincine yıllar öncesinden varmış. Sokaklarda yedisinden yetmişine herkesin altında bisiklet görebilirsiniz. Ancak bisiklet yollarının olmayışı şehrin en büyük eksikliklerinden biridir. Ayrıca Türkiye’deki en iyi bisiklet firması olan Delta Bisiklet de burada doğmuştur…
İbrahim amcanın bisiklet sevdası Türkiye’nin gurur duyduğu bir markayı doğuruyor
İki gün önce bana kışlık malzemeler göndermesi için Delta Bisiklet’ten Ulaş Baydar’la görüştüğümde, ailesinin hala Iğdır’da yaşadığını ve oraya gittiğimde mutlaka abisini ve babasını görmemi söylemişti. Ben de Iğdır’a varır varmaz Ulaş’ın abisi Selam Baydar’ı arıyorum. Selam abi önce yorgunluğumu atmam için bir bardak çay ısmarlıyor ardından bir lokantaya götürüp iki buçuk porsiyon döner yediriyor. Evet, yanlış duymadınız iki buçuk porsiyon döner yiyorum. Sabah kahvaltısından sonra öğle vakti sandviç yemiştim. Bunun üzerine 135 km çileli bir yolculuktan sonra iki buçuk porsiyon döner az bile geliyor. Akşam evde sıcak bir duş alıp dinleniyorum. Ertesi gün Selam abinin oğlu Murat’la bisikletlerimize binip Iğdır’ı geziyoruz. Murat henüz ilköğretim öğrencisi ve bisiklete nasıl binilmesi gerektiğini aileden öğrendiği için kaskını ve kıyafetlerini giyinmeden bisiklete binmiyor. Murat öğlene kadar beni Iğdır’da gezdirdikten sonra okula gidiyor. Ben de Delta Bisiklet’in doğduğu dükkana gidip orada Ulaş’ın babası İbrahim amcayla tanışıyorum. İbrahim amca yetmişli yaşlarında fakat hala bisikletle eve gidip geliyor. Ailenin bisiklet sevdası aslında ondan kaynaklanıyor. Bundan 50 yıl öncesine kadar bisiklet binen İbrahim amca, Iğdır’da bisiklet dükkanı açan ilk kişi. Ondaki bu sevda çocuklarına da bulaşınca ailenin neredeyse hepsi bisikletçi oluyor. Iğdır’dan sonra ilk şubeyi Ankara’da açıyorlar ardından İstanbul’da ve daha sonra Türkiye’nin birçok ilinde bayilikler vermeye başlıyorlar. Benim de şu an bindiğim, Avrupa standartlarında üretilen ve birçok dünya markası kalitesinde olan Geotech’i üretiyorlar. Bu markayı dünyanın en büyük bisiklet fuarlarından biri olan Euro Bike ve IFMA fuarlarında sergileyerek Türkiye’yi temsil eden tek firma oluyorlar. İbrahim amcanın bisiklet sevdasıyla başlayan bu hikaye Delta Bisikletin başarılarıyla Türkiye için bir gurur kaynağı oluyor…
Iğdır’da kaldığım süre boyunca Baydar ailesi beni diğer çocuklarından ayırt etmiyor. Selam abi bisikletime bakım yapıp ihtiyacım olan bütün malzemeleri kışlıklarımla birlikte tamamlarken Selam abinin eşi ise börekler, pastalar ve sıcak ev yemekler yapıp karnımı doyuruyor. Iğdır’da öğretmenlik yapan lise arkadaşlarım Ajda ve Murat’la da görüşme fırsatı buluyorum. Onlarla da lise yıllarımızı anıp uzun sohbetler ediyoruz ve Iğdır’daki son geceyi de Murat’ın evinde geçirdikten sonra ertesi gün kışlıklarımı giyinip Ağrı’nın Doğu Bayazıt ilçesine doğru pedal çeviriyorum…
Yol hikayeleri 14. ve 15. hafta
İki kız kardeşin geçimsizliğinin sonu…
Bir zamanlar düz bir ovada yaşayan bir köylünün iki kızı varmış. Bu iki kız kardeş bir birleriyle hiç geçinemezlermiş. Bir gün ihtiyar baba çalışamayacak duruma gelince çaresiz kalıp kızlarını odun toplamaya göndermiş. İki kız kardeş gittikleri yerde yeterince sobada yakacak odunu toplamışlar. Sonra abla odunları küçük kardeşin sırtına yüklemiş ve eve doğru yola koyulmuşlar. Biraz yol gittikten sonra beli ağrıyan küçük kız ablasına;
- Belim çok ağrıdı abla, ne olur biraz da sen taşı!
Diye seslenmiş. Abla küçük kardeşin bu sesine kulak asmamış ve yoluna devam etmiş. Biraz daha gitmişler küçük kız yine ablasına seslenmiş ama ablası hiç oralı bile olmamış. Küçük kız sonunda dayanamamış ve ablasına;
- Abla abla, senin gibi ablam olacağına olmaz olsun. Dağ olasın, taş olasın, uzun uzun kış olasın, belimdeki ağrı adın, seller yağmurlar muradın olsun. Demiş.
Ablası durur mu? O da küçük kız kardeşine vermiş veriştirmiş.
- Senin gibi kardeşim olacağına taş olsun. Saçların çayır, eteklerin bayır olsun. Başın dilin gibi sivri, yamacın boynun gibi eğri, adın da benim gibi ağrı olsun.
Derken bir gürültü kopmuş, bir toz bulutu kaplamış ortalığı. Biraz sonra ovada iki yüce dağ sivrilmiş... Biri Küçük Ağrı, diğeri Büyük Ağrı. Böylece iki geçimsiz kardeşin ikisi de birer dağ olmuş…
Doğu’da yaşayanlar bilirler. Uzun kış gecelerinde büyükler tarafından bu ve buna benzer efsaneler çok anlatılırdı. İki kız kardeşin geçimsizliğini, iki dağa dönüştüren sonları da Ağrı Dağı ile ilgili anlatılan efsanelerden biridir. Dört mevsim boyunca zirvesindeki karların erimediği, Ağrı Dağı’nı avucunun içi gibi bilen İskender Iğdır dâhil birçok dağcıyı yutan, hakkında şiirler, şarkılar yazılan bu dağın, aynı zamanda eteklerinde Nuh’un gemisini sakladığına da inanılır…
Ağrı Dağının eteklerini bisikletle tırmanmak
İsminden dolayı herkesin Ağrı ili sınırları içinde yer aldığını düşünmesine rağmen Ağrı Dağı’nın yüzde sekseni Iğdır sınırları içindedir. 5137 metre yüksekliğiyle; Türkiye, Nahçıvan, İran ve Ermenistan olmak üzere dört ülkeden izlenebiliyor. Ancak Iğdır’da kaldığım üç gün boyunca hava sisli olduğundan dolayı bu güzelliği tam anlamıyla göremiyorum. Iğdır’dan Doğubayazıt’a gitmek için öncelikle Ağrı Dağı’nın eteklerini tırmanmam gerekiyor. Hafif eğimlerle başlayan yaklaşık 25 km’lik rampayı, Doğubayazıt’ta çekeceğim Ağrı Dağı fotoğraflarını hayal ederek pedallamaya başlıyorum. Puslu havada dağ eteklerinde tek sıra halinde ilerleyen koyun katarlarını izlerken ilk 10 km’yi arkamda bırakıp bir jandarma kontrol noktasına geliyorum. İşte burada yolculuğumun ilk kimlik kontrolü yapılıyor. Yolda çoban köpeklerine dikkat etmem konusunda uyarılarda bulunan nöbetçi askerler, mataramdaki suyu da değiştirdikten sonra kimliğimi verip beni gönderiyorlar. Askerler beni çoban köpekleri konusunda uyardıktan sonra bu bölgedeki çoban köpeklerinin ne kadar saldırgan olabildiklerini düşünüyorum. Daha önce de karşılaşmıştım bu köpeklerle. Uzaktan çok vahşi görünmelerine rağmen yanlarına gidip sevdiğin zaman kuzu gibi oluyorlar. Ancak hepsi aynı değildir. Bazıları o kadar saldırgan ki, sahibi bile zapt etmekte güçlük çekebiliyor. Peki ya rampa tırmanırken bu saldırgan olan köpeklerden biri gelse ve yakınlarda sahibi de görünmüyorsa o zaman ne yapacağım? O korkuyla saate 8-9 km’yle çıktığım rampayı 20 km’le çıkarım. Hayır, olmaz. Yine yetişir ve ben nefes nefeseyken ısırır beni. O halde bisikletimin yönünü aşağı doğru çevirir, güçlükle çıktığım bu rampayı saatte 50 km hızla aşağı inerim… İşte böyle kafamda senaryolar kurarak rampa yukarı pedal çevirirken, uzaktan havlayarak bana doğru koşan bir çoban köpeğinin gerçekliğiyle irkiliyorum.
İstediğimiz kadar acil durumlarda neler yapacağımızla ilgili çok ince planlar yapalım o anı yaşamadan nasıl hareket edeceğimize karar veremeyiz. O anı yaşadığınızda saliseler içinde aklınıza öyle bir fikir gelir ki, yaptığınız onca planın havada kaldığını görürsünüz. Ve aklınıza gelen o fikir en doğru fikirdir. Bazen de hiçbir şey düşünemezsiniz donup kalırsınız. Bazen de hiç beklemediğiniz bir olay gerçekleşerek sizin kurtuluş biletinizi keser… Peki, ben o anda ne mi yaptım? Sadece durdum ve neler olacağını beklemeye başladım. Benim durduğumu gören çoban köpeği de durdu ve bir süre durduğu yerden havlamaya devam etti. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi çekip gitti ve ben de rahat bir nefes aldım…
‘’Oyun arkadaşları koyunlar ve köpekler, oyuncakları ise çamur ve taşlardır’’
Koçerleri bilir misiniz? Koçerler Yüzyıllardır Doğu ve Güneydoğu’daki yaylalarda hayvancılık yaparlar. Hayvancılıktan elde ettikleri; et, süt, yağ, yoğurt, yün vs. ile Türkiye ekonomisine de ciddi katkılar sağlıyorlar. Doğu’da yolculuk yaparken her an bir Koçer çadırı görmeniz mümkündür. Yerleşik bir hayatları olmadığı için çocuklar o çadırlarda doğar ve büyür. Birçoğu okula gidemez, yüzlerine baktığınız da masumiyeti ve o saf temizliği görürsünüz. Elbiseleri yırtıktır, ayaklarında ya bir terlik ya da bir lastik ayakkabı vardır. Oyun arkadaşları koyunları ve çoban köpekleridir. Oyuncakları ise çamur ve taşlardır. Hallerinden hiçbir zaman şikâyetçi değillerdir çünkü bizim yaşadığımız şatafatlı hayat onlara çok uzak ve çok yabancıdır. Gözlerinde mutluluğun sonsuz ışığını görürsünüz. Onlar Koçerlerdir, konup göçerler. Yaylaları, otları, soğuk suları onlara sorarsınız. Her koyuna bir isim vermişlerdir. Biz konuşarak bile anlaşamazken onlar dili olmayan bu hayvanlarla müthiş bir iletişim kurarlar…
İşte Ağrı Dağı’nın eteklerini tırmanırken bir Koçer çadırı görüyorum. Bisikletimi yol kenarına bırakıp çadıra doğru gidiyorum. Çadırın erkekleri hayvanları otlatmaya götürdüğü için çadırda sadece iki küçük kız çocuğu ve anneleri var. Bir de çadırın az ilerisinde yere çakılı bir kazığa bağlı hasta bir köpek var. Ben hemen bu sevimli çocukların fotoğraflarını çekmeye başlıyorum. Yüzlerindeki tebessüm utangaçlıklarıyla karışıyor, en küçük çocuk elindeki haşlanmış patatesi kabuğuyla kemirerek annesinin arkasına saklanıyor. Büyük çocuk ise en masum gülücükleriyle mutluluğunu içime işliyor. Çocukların annesi de bizi izleyip gülümsüyor. Sonra bana hoş geldin deyip çadıra girerek bir tas ayran getiriyor. Ayran aslında bardaktan değil tastan içilir. Köylerde ve kırsal yerlerde kimse size bardakta ayran vermez. Çünkü bu bir gelenektir. Yüzyıllardır ayranı tastan içerler. Bardak sonradan onların hayatına girmiştir ve o da sadece çay içiminde kullanılır…
Ağrı Dağı’nı sol tarafıma alıp demir atımla Doğubayazıt’a doğru gitmeye devam ediyorum. Hava yine hafif sisli ve bulutlar bir peçe gibi gizliyor Ağrı Dağı’nın zirvesini. Koyun sürüleri otluyor dağın eteklerinde, çevredeki köylerin bacalarından yükselen dumanlar ise kardeşlerin birbiriyle iyi geçindiğini müjdeliyor…
Hava souğuk, dışarıdayım, cebimde para yok ama çok mutluyum
Doğubayazıt’ın girişinde bisikletimi yol kenarına çekerek, termosumdan çay içip kumanyamdaki ekmek arası domates ve peyniri yiyorum. Sonra Doğubayazıt’a girip İshakpaşa Sarayına çıkan taş parkeli yolu kullanarak tekrar rampa tırmanmaya başlıyorum. Bir saat 15 dakika pedal çevirmenin ardından İshakpaşa Sarayının 100 metre altında bulunan Murat Kampinge varıyorum. Beni kapıda işletme sahibi Murat Şahin ‘’Welcome’’ diyerek karşılıyor. Ben ise ‘’Hoşbulduk’’ diyerek cevap verince gülümsemeye başlıyor. Murat abiye burada çadır kurmak isteğimi ama paramın olmadığını söylüyorum. Elini sırtıma vurarak ‘’Paranın hiç önemi yok, istediğin yerde çadırını kurabilir ve istediğin kadar kalabilirsin. Ama önce gel bir çay iç ve dinlen.’’ Diyor. İçeri geçip çayımızı içtikten sonra birlikte dışarı çıkıyoruz ve bana rüzgarı daha az hissedeceğim bir yer göstererek çadır kurmama yardımcı oluyor. O akşam aç olan karnımı da Murat abi doyuruyor. Murat Şahin Doğubayazıt’lı. Ağrı Dağına tırmanmak isteyenlere; İngilizce, Almanca, Rusça ve Farsça rehberlik yapıyor. Bugüne kadar 300’ün üzerinde zirve yapan Murat Şahin 2010’da da Ağrı’ya 15 zirve yapmış… Hava bozup yağmur yağmaya başlayınca çadırıma giriyorum. Termosumda sabahtan kalan ılık çayı içerken yüzümde bir tebessüm oluşuyor. Hava soğuk, dışarıdayım, cebimde para yok ama çok mutluyum…
‘’Zindanlarda çığlık atan tutuklulula ve kapıdaki muhafızlar!’’
Ertesi sabah uyandığımda çadırın tavanının neredeyse yüzüme yapışacak kadar aşağı çöktüğünü görüyorum. Gece yağan yağmur çadırın üzerinden baskı yapmış, toprak ıslanmış ve çiviler de gevşeyince gergin olan çadır büzüşerek o hale gelmiş. Hemen çadırı eski haline getirip Murat abinin ikramıyla kahvaltı yapıyorum. Hava açık ve güneşli, öğleden sonra da böyle devam ederse İshakpaşa Sarayı’nın kuzeyindeki yüksek dağa çıkıp yumuşak bir ışıkla Ağrı Dağını yüksek bir yerden fotoğraflayabileceğim. Ancak şansım burada da yaver gitmiyor. Güneşli hava bir anda yerini rüzgara ve yağmura bırakıyor. O gün akşama kadar hava bir açılıp bir kapanıyor. Ben de bu sırada İshakpaşa Sarayını gezme fırsatı buluyorum. İshak Paşa Sarayı, İstanbul Topkapı Sarayından sonra Osmanlı devletinin lale devrinde yapılan sarayların en ünlüsüdür. Bu saray 1685 yılında İshak Paşanın babası Çolak Abdi Paşa tarafından yapımına başlanmış, 1784 yılında ise oğlu İshak Paşa tarafından tamamlanmıştır. Som altından yapılan kapısı 1917 rus işgalinde sökülüp götürülmüş ve hala devam eden görüşmelerde kapının Türkiye’ye iadesi konusunda bir sonuç alınamamıştır. Lise yıllarında bize tarih derslerinde dünyanın ilk kalorifer sisteminin bu sarayda yapıldığı anlatılırdı. Hatta çeşmelerinden süt aktığının bile rivayet edildiği söyleniyordu. Ben de sarayın içini orada hala insanların yaşadığını hayal ederek geziyorum. Sarayın avlusunda bekleyen insanlar, selamlık dairesinde paşanın misafirlerini yolcu edişi, haremdeki kadınların aynalar karşısında süslenip birbirleriyle güzellik yarışına girmeleri, camide cemaat halinde namaz kılanlar, pencerelerden şehri izleyen saray sakinleri, mutfakta saray aşçılarının yemek pişirmeleri, erzak odalarını dolduran işçiler, hamamda yıkananlar, kütüphanede ders çalışan öğrenciler, zindanlarda çığlık atan tutuklular ve kapıdaki muhafızlar… İshak Paşa Sarayından dışarı çıktığımda saray önünden geçen insanları, seyyar satıcıları ve dilencileri görmeyi beklerken büyük bir sessiliğin içinde buluyorum kendimi…
‘’İnsanların gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıp geçiyorum’’
Sonraki gün çadırımı toplayarak önce Tendürek dağını aşıp Van’ın Çaldıran ilçesi üzerinden Muradiye’ye geçmek üzere yola koyuluyorum. Rüzgar sakallarımı ve yüzümü okşarken İshak Paşa Sarayının yılan gibi kıvrılan taş parkeli yokuşundan, hiç pedal çevirmeden Doğubayazıt’a iniyorum. Bana el sallayan, selam veren ve gülümseyerek bakan insanların gözlerinin önünden bir film şeridi gibi akıp geçiyorum. İlçe merkezinden uzaklaştıkça tarlalarda çalışan insan manzaralarını, toprak evleri ve yakacak olarak kullanılan tezek kümelerini izliyorum. Yol üzerindeki köylerden çay içmeye, yemek yemeye davet eden köylülerin samimiyetiyle bacak kaslarıma dolan enerjiden güç alarak Tendürek dağını tırmanıyorum. Yüzyıllar önce kusan bu dağın etrafa saçtığı lavlar tıpkı çöplere dökülen taş kömürü külü gibi duruyor. Bu öyle büyük bir kül çöpü ki, milyonlarca kamyon hiç aralıksız çalışarak kül taşısa yine bunu başaramaz. İşte Tendürekten geçerken yaratıcının o muazzam gücüne bir kez daha şahit oluyorum…
Muradiye Şelalesi ve köprüden geçen gelin!
Tendürekten Muradiye’ye giderken sadece Jandarma Kontrol noktasında duruyorum. Akşam karanlığına kalmamak için hiç mola vermeden demir atımı Muradiye Şelalesine sürüyorum. Bu şelale Tendürek dağından kaynağını alan Bend-i Mahi çayı üzerindedir. Bu çay Tendürek dağlarından doğduktan ve Çaldıran ovasını suladıktan sonra Muradiye ilçesinin kuzeybatısında, küçük çaplı şelaleler oluşturuyor ve Muradiye Şelalesinin bulunduğu yere geliyor. Daha sonra ise, Muradiye ovasını takip ederek, Van gölüne dökülüyor. Şelale suları çok yüksekten düşmemiş olmasına rağmen, suların oldukça kuvvetli akması nedeniyle, güzel bir görüntü sunuyor. Suların düşme yüksekliği: 15-20 metre arasında değişiyor. Adını ise Bağdat seferi sırasında, burada konaklayan Sultan IV.Murat’tan almıştır. Şelalenin oluşturduğu vadinin üzerinde bir asma köprü yapılmış ve yörede yeni evlenen çiftler bu köprüden geçerek kendilerine şans getireceğine inanırlar. Tesadüf bu ya ben de tam oraya gittiğimde yeni evlenen bir çiftin köprüden geçişini görüp fotoğraflıyorum.
Geceyi çadırda geçirmek için hazırlıklarımı yaparken şelalenin yanında bulunan kahvehaneden bir kişi gelerek; istersem gece onlarla birlikte kahvehanede kalabileceğimi söylüyor. Havanın da soğuk olması onların bu teklifini bana çok cazip kılıyor ve çadırımı toplayıp kahvehaneye geçiyorum. Bana ısmarladıkları sandviçle karnımı da doyurup, Muradiye Şelalesinin sesini dinleyerek rahat bir uykuya dalıyorum...
Van Gölü’nde yüzen göz bebeklerim!
Artık Doğu Anadolu bölgesinin en büyük vilayeti olan Van’a gitmenin vakti geliyor. Daha önce Çıldır Gölüne yaklaşırken yaşadığım heyecana benzer bir heyecanı yaşıyorum pedal çevirirken. Ufak tefek rampaları aştıkça kalp atışlarımın ritmi de gittikçe artmaya başlıyor. Aslında denize olan özlemimi Van gölünün eşsiz güzelliğiyle gidermenin heyecanıdır bu. Önce Bend-i Mahi çayındaki sazlıklarda balık tutan balıkçıları görüyorum. Ardından mavinin en güzel tonlarıyla insana huzur veren Van gölü çıkıyor karşıma. Hemen bisikletimden inip bir kayanın üzerine çıkarak kollarımı açıyorum ve göz bebeklerimi o eşsiz maviliklerde yüzdürerek ruhen ve bedenen gevşiyorum… İçimde pır pır eden kuşu azat edip yükleniyorum pedallara ve karşıma çıkan rampaları nasıl geçtiğimin farkına bile varmadan kendimi Van’ın içinde buluyorum. İlk olarak iskeleye gidip bir çay bahçesinde oturarak göz bebeklerimi Van denizinde bir kez daha yüzdürüyorum. Sonra Anadolu Ajansının Van muhabirliğini yapan arkadaşım Ahmet İzgi’yle buluşuyoruz. Van’da kaldığım dört gün boyunca da Ahmet’in misafiri oluyorum…
Van
Van Urartulardan kalan bir şehirdir. Urartuların başkenti olan Van’ın o zamanki adı Tuşba imiş. Bölgedeki kazılarda bulunan kalıntılar; Van’ın tarihinin M.Ö. 7000 yıllarına kadar uzandığını gösteriyor. Şehir, bu zaman dilimi içerisinde birçok medeniyete de ev sahipliği yapmış. Van Gölü ise Türkiye'nin ve dünyanın en büyük soda gölüdür. Gölün suyu çok tuzlu ve sodalıdır. Yani normal deniz suyundan 6 kere daha tuzludur. Gölün sodalı ve tuzlu suyunun cilt hastalıklarına iyi geldiği söylenmektedir. Hatta ben bunu bizzat yaşadım. 1999 yılında vücudumdaki kaşıntılara ilaçlar çare olamazken Van Gölü’ne girdikten sonra kaşıntıların bir hafta içerisinde geçtiğine şahit oldum.
Van Gölü'nün deniz yüzeyinden yüksekliği, 1720 m, Yüzölçümü 3765 km2’dir. Yani Marmara Denizi'nin 3/1 i kadardır. Göl Nemrut Dağı'nın patlaması sonucu oluşan Set Gölü'dür. Eski sınırları Muş Ovası'na kadar uzanmaktaymış. Ancak bazı evreler sonucu bugünkü halini almış. Her mevsim, her saatte farklı bir renk alan, gündoğumu ve günbatımının muhteşem olduğu bu gölü herkesin görmesi gerekir. Van deyince akla kahvaltı gelir. Sadece Van’da değil, Türkiye’nin birçok ilinde Van kahvaltı salonlarına rastlamak mümkündür. İşte Van’ın yerel lezzetler sunan mutfağının önemli bir kısmını da bu kahvaltı salonları oluşturuyor. Kentin hemen hemen her sokağında bulunan kahvaltı salonlarında kendine özel masaları, kaymak, bal, otlu peynir ve tereyağı gibi doğal ürünler donatıyor…
Van kedileri sağır olurlar!
Türkiye’de kediden bahsederken ilk akla gelen türlerin başında Van Kedisi gelir. gözleri her ikisi mavi, her ikisi kehribar veya bir gözü mavi diğer gözü kehribar renkte olmak üzere üç çeşit olabiliyor. Ama son yıllarda nesli tükenmek üzere olduğundan dolayı Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi onları koruma altına almak için üniversite kampüsünde bu kediler için özel bir ev yapmış. Van’a gelirken özellikle bu kedilerin fotoğraflarını çekmek istiyordum. Hani diğer kediler gibi değiller ki her sokak başında karşılaşmanız mümkün olsun. Kendi memleketlerinde bile kolay kolay rastlayamazsınız bu kedilere. Ben de üniversiteden özel izin alarak şu meşhur kedi evine giriyorum. Daha içeri girer girmez etrafımı onlarca kedi kuşatıp sırnaşıyorlar. O kadar nazlı ve özenliler ki, onlara dokunmak istediğiniz anda hemen uzaklaşıyorlar. Madem uzaklaşacaksın ne diye sırnaşıyorsun diye sormak istersiniz ama o zaman da şöyle bir gerçeğin farkına varırsınız. Van Kedileri genelde sağır olurlar. Yani ona bir isim verseniz ve o isimle kediyi çağırsanız sizi duymaz. Van kedilerini diğer kedilerden ayrılan ilginç bir özelliği daha vardır. Bu kediler suyu çok severler ve yüzerler. Eğer suya doğru gidiyorsa, bu zorunluluktan değil, sadece zevktendir… Kedi evinde çekim yaptıktan sonra bisikletimle tekrar şehir merkezine dönerken yolda lise arkadaşım Serdar’la karşılaşıyorum. Beni bisiklet üzerinde ve Van’da görünce önce şaşırıyor sonra sevinçle boynuma sarılıyor. Serdar, Van’ın bir köyünde öğretmenlik yapıyormuş. Onu gördüğüm sırada köy dolmuşunu bekliyordu. İkimizin de vakti olmadığı için sadece ayaküstü hasret giderip ayrılıyoruz…
‘’Lüks restaurantlarda havyar ve suşi yiyenler asla bunun zevkine varamazlar!’’
Van’ı çevreleyen yüksek dağların zirvesindeki karlar, doğunun sert kışına yakalanacağımın habercisi gibi görünüyor. Fazla vakit kaybetmeden kendimi önce Hakkari’ye oradan Şırnak’ın Cizre ilçesine atmam gerekiyor. Ancak Cizre’ye ulaştığımda hava sıcaklığındaki değişikliği hissedebilirim. Aksi takdirde yüksek rakımlı bu bölgede geçirdiğim her dakika benim aleyhime işliyor. Bir sabah uyandığımda şiddetli kar ve tipiden dolayı bu bölgede mahsur kalma ihtimalim çok yüksek. Beni kışa yakalanmaktan başka ne yolların zorluğu ne de ıssız dağlar endişelendiriyor. Bir an önce yola çıkmak için hazırlıklarımı yapıyorum ve Van’ın en yüksek ilçesi olan Başkale’ye doğru pedallara asılıyorum. Van’dan çıkabilmek öyle kolay değil, öncelikle 2225 rakımlı Kurubaş Geçidini aşmam gerekiyor. Ardından 2730 rakımlı Güzeldere Geçidini de aşınca ancak 2460 rakımlı Başkale ilçesine varabilirim. Kışa yakalanma korkusu bana bu yüksek rampaları öyle bir tırmandırıyor ki, sanki peşimden beni kovalayan bir sürü çoban köpeği var gibi. İlk rampayı tırmandıktan sonra yol kenarındaki büyük bir kayanın üzerine çıkıyorum. Termosumdan bir bardak sıcak çay içerek, ayaklarımın altında kalan Gürpınar’ı ve etraftaki yüksek dağları izliyorum. Sonra kendimi ödüllendirmek için bisikletime binip kendimi aşağı doğru salıyorum. Evet, saatlerce süren tırmanışların ödülü hep 10 dakikalık inişler oluyor. Daha önce anlatmıştım; bu öyle bir haz ki, 10 dakika içinde kendinizi başka bir dünyada hissediyorsunuz… Gürpınar – Başkale yol ayrımına geldiğimde yol kenarında öğle yemeği yiyen çobanlara rastlıyorum. Beni sofralarına davet eden bu çobanlarla otlu peynir, zeytin ve tandır ekmeği yiyoruz. Lüks restaurantlarda havyar ve suşi yiyenler asla bunun tadı ve zevkinin verdiği mutluluğu yakalayamazlar…
Hayat sürprizlerle doludur
Akşam karanlığına kalmadan Başkale’ye yetişmem gerekiyor deyip tekrar yola devam ediyorum. Dağlarda sarının her tonuna rastlamak mümkün. Dağ eteklerinde ise bahardan kalan son yeşillikleri büyük bir iştahla biçen koyunlar var. Güzelsu beldesine yakın bir yerde arka tekerimin patlaması beni biraz oyalıyor ama hala Başkale’ye varma ümidimi yitirmiyorum. Ta ki, Güzeldere geçidine çıkan 33 virajda arka tekerin iki defa daha patlamasına kadar. Burada en az bir saat vakit harcıyorum. Çevrede hiç yerleşim yeri yok, ve karanlık birazdan çökmek üzere. Bu rampayı tırmanmak ise en az iki saatimi alır. Bu saatten sonra bisikletle Başkale’ye varmamın imkanı yok. O halde ne yapabilirim? Yoldan geçen araçlardan yardım isteyebilirim. Yalnız bir sorun daha var. Akşam olduğu için yoldan 10 dakikada bir araç geçiyor, tek tük geçen kamyonlar ise hınca hınç dolu ve rampada durmak onlar açısından büyük bir risk oluşturuyor. Bir taşın üzerinde oturup çaresiz beklemeye başlıyorum. Yaklaşan araba ışıklarını görünce ayağa kalkıp el sallıyorum ama duran yok. Duranlar ise küçük otomobiller, onlara da bisikleti bindiremiyoruz. Yaklaşık bir saatlik beklemeden sonra nihayet bir kamyon biriket yüklü olmasına rağmen duruyor. Bisikletimi arkaya iple bağlıyoruz ve geri kalan 20 km’lik yolu kamyonla giderek Başkale’ye varıyorum.
Ben yolda kalınca Van’daki arkadaşım Ahmet’i aramış karanlıkta Başkale’ye varacağımı söylemiştim. O da sağ olsun oradaki öğretmen evinde bana yer ayırttırmıştı. Öğretmen evine gittiğimde öyle bir sürprizle karşılaşıyorum ki resmen afallıyorum. En son 13 yıl önce Muş Anadolu Lisesi’nde resim derslerime giren öğretmenim İsmet Samsa’yla karşılaşıyorum. İsmet hocam bu öğretmen evinin müdürlüğünü yapıyormuş. Burada sürprizlerle karşılaşmaya devam ediyorum. Lise arkadaşlarımdan Senem’in de burada öğretmen olduğunu öğreniyorum. Uzun bir aradan sonra eski bir arkadaş ve öğretmenle karşılaşmak müthiş bir duygu. Başkale’de onlarla üç gün geçiriyorum. Daha sonra tekrar demir atıma binerek Zap suyunu akışına doğru takip edip Hakkari’ye geçiyorum.
Teşekkürler Ebru, senide bisikletin ile aramızda görebilmek dileği ile iyi yıllar dilerim.
Size de iyi yıllar Murat Bey,
Görüşmek üzere..
ümit_levent
08-01-2011, 03:11
harika bir tur olmuş hasan beyin sitesinden 3, ve 4 haftaya kadar okudum ister istemez gözler yorulunca bıraktım ama yarın devam edecegim özlemim iyice artı off off ama çok güzel bir tur olmuş elerine saglık hasan beyin.. ve bzilere burdan duyuran ebru hanımada teşekürlerimi sunarım
Ben teşekkür ederim Ümit bey..
16. ve 17. hafta yazıları geldi taze taze onları gönderiyorum hemen,buyrunuz :)
Yol hikayeleri 16. ve 17. hafta
Gitme Hasan, öldürürler seni!
‘’Gitme Hasan, öldürüler seni, aç kalırsın, bir daha çıkamazsın o bölgeden!’’ Gözlerinde inanılmaz bir korku vardı. Acıyarak bakıyordu bana. Gideceğim yerleri düşündükçe bu sözler nefretle çıkıyordu onun ağzından. Sık sık ölüme gittiğimi tekrarlıyordu. Sonra sesi kısılmaya başladı ve bir süre sonra benden umudunu kesip sessizce ölüm haberimi beklemeye başladı… O susmuştu ama sesi hala kulaklarımda çınlıyordu. ‘’Gitme Hasan, öldürürler seni’’
İnsan eti yiyen, yamyamların yaşadığı, kendilerine benzemeyen herkesi parçalayıp yedikleri bir bölgeye gideceğimi düşünüyordu. Korkuyordu, çünkü orayı hiç görmemişti, acıyordu çünkü korkularının esiriydi, nefret ediyordu çünkü başka bir dünyada yaşıyordu…
Bu ses, bana gelen bazı maillerin kafamda vücut bulmuş haliydi. Van il sınırlarına girdiğimden beri sürekli kulaklarımda çınlıyordu. Başkale’den çıkıp Hakkari yoluna girdiğimde ise bu sesin şiddeti kulaklarımı sağır ediyordu. Duymak istemiyordum onu, gerçek değildi söyledikleri. Gerçek olan tek şey vardı o da; Türkiye’nin Türkiye’ye en uzak olan noktasına gittiğimdi…
Fotoğraflarını çekmek istediğimde birden tedirgin oluyorlar!
Gökyüzündeki bulut kümeleri hemen tepemin üzerindeler. Elimi uzatsam dokunacak gibiyim. Etrafımdaki yüksek dağların arasından Zap vadisine doğru ilerliyorum. Sol tarafımda sessizce akan Zap suyu Hakkari’ye kadar bana eşlik edeceğini fısıldıyor. Birkaç km ilerde İran köyleri görünüyor. Yollar çok sakin 10 dakikada bir tek tük geçen araçlar dışında kimseler yok. Zap suyunun çevresinde uzak mesafelerde tabelası bile olmayan köylerle karşılaşıyorum bazen. Hava soğuk, ellerim üşüyor. Giyindiğim kışlık kıyafetler beni soğuktan korumaya çalışıyor. Rakım yüksek ondandır diyorum. Fakat dağların zirveleri beyaza bürünmüş bile. Kış erken geliyor yüksek kesimlere…
15 Km sonra karşıma bir köy çıkıyor, yol kenarında beni meraklı gözlerle izleyen iki genç karşılıyor. Onlara yaklaştığımda el işaretleriyle durmamı istiyorlar. Yanlarında durup ‘’Selamün Aleyküm’’ diyorum. Çok da fazla şaşırmıyorlar. ‘’Nereye gidiyorsun? Gel otur bir çay içelim’’ diyorlar. Memnuniyetle kabul ediyorum. İçlerinde evi en yakın olan Murat’ın evine gidiyoruz. Biz Burhan’la kapıda beklerken Murat oturmamız için içerden iskemleler getiriyor. Beş dakika sonra çaylar da geliyor. Sanki her an misafir gelecekmiş gibi hazırdır çayları… Gözlerinde bir yabancıyla oturup sohbet etmenin sevincini görüyorum. Heyecanlılar, hem dinlemek hem de anlatmak istiyorlar. İkisi de liseyi yeni bitirmiş. Şu an köylerinde gündelik işlerde çalışıyorlar. Benim bisikletle neden gezdiğime hala bir anlam veremiyorlar. Fotoğraflarını çekmek istediğimde ise birden tedirgin oluyorlar. Gözlerindeki o ışık sönüp yerini şüpheye bırakıyor. Çünkü alışık değiller, hiç tanımadıkları birisi neden fotoğraflarını çeksin? Onların bu isteksizliğini görünce fotoğraf çekmekten vazgeçiyorum. Çayımdan son bir yudum aldıktan sonra eldivenlerimi takıp bisikletime binerek rehberimi (Zap suyu) takip ediyorum.
Çıkılmayı bekleyen bir labirentin tam ortasındayım!
Su, eğim olmayan yerlerde durağandır, eğer bir akıntı varsa orada eğim vardır. Ben de Zap suyunu akış yönüne doğru takip ettiğimden dolayı pedal çevirmek çok kolay ve saatteki hızım 25 km nin altına düşmüyor. Hakkari İl Sınırı tabelasının önüne geldiğimde içimde garip bir heyecan hissetmeye başlıyorum. Etrafımda sanki özenle yontulup duvar gibi dümdüz hale getirilmiş yüksek kayalar var. Çıkılmayı bekleyen bir labirentin tam ortasındayım, sadece gökyüzünü görebiliyorum. Yapa yalnızım hiç kimseler yok. Telefonuma baktığımda şebekenin çekmediğini görüyorum. Biraz tedirgin oluyorum ancak içimde zerre kadar korku yok. Aksine bu durum daha çok hoşuma gidiyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyorum; ‘’Öözgürlüüüüükk’’ sesim sert kayalara çarparak yankı yapıyor. Sonra boş yolda ellerimi yana doğru açıp başımı gökyüzüne doğru çeviriyorum. Birkaç saniye gözlerimi kapadıktan sonra derin bir nefes alıp tekrar bisikletimin gidonunu tutarak pedal çevirmeye devam ediyorum. Önüme yine tabelası olmayan isimsiz köyler çıkıyor. Karadeniz’deki gibi bu köylerde kahvehaneye yok, arkamdan beni kovalayan köpekler de yok. Evlerinin önünde oturan kadınlar ve çocuklar şaşkınlıkla beni izlemekle yetiniyorlar. Bir evin önünde durduğumda yanıma on yaşlarında bir çocuk yaklaşarak ‘’bisikletin çok güzel’’ diyor. ‘’Eğer büyük ve ağır olmasaydı sana verirdim bir tur atardın’’ diyorum, çocuk gülümsüyor. Mataralarımı verip bana su doldurmasını istiyorum. Çocuk bir çırpıda eve koşup mataralarımı annesine veriyor. Biraz sonra su dolu mataralarla geri dönüyor. Adın ne diye sorduğumda bana ‘’Egit’’ diyor. Buralarda ‘’A’’ ‘’E’’ diye okunur…
‘’Anam dedi ki git bu ekmeği o adama ver dedi’’
10 km sonra bir başka isimsiz köyden daha geçiyorum. Bu köy de Zap suyunun diğer tarafında. Asma köprülerle karşıdan karşıya geçiliyor. Top oynayan çocuklar beni gördüklerinde oyunlarını bırakıp uzaktan el sallıyorlar, ben de bisikletimden inmeden onlara el sallıyorum. İçine girdiğim labirent bazen daralıp bazen genişliyor. Yollar hep aşağı doğru eğimli ve ben yüksek dağların ihtişamını izleyerek pedal çeviriyorum. Karşıma önceki köylere oranla biraz daha büyük bir köy çıkıyor. Yol da köyün tam ortasından geçiyor. Bu köyü diğerlerinden farklı kılan bir özellik daha var. O da; bir evin odasının küçük bir bakkala dönüştürülmesi. Bakkalın önünde küçük çocuklar top oynarken büyükleri de onları izliyor. Evin bahçesinde de dumanı tüten bir tandır var. O anda canım tandır ekmeği çekiyor. Hemen yanlarına gidip selam veriyorum. Oradaki çocuklar dahil herkes elimi tek tek sıkıp hoş geldin diyorlar. Ben bisikletimden inip büyüklerle birlikte bakkalın önünde otururken, çocuklar ise top oynamayı bırakıp bisikletimi incelemeye başlıyorlar… Bakkal Serhat, köy koruculuğu yaparken evinin bir odasını da bakkal yaptığını anlatmaya başlıyor. Hakkari merkezden ufak tefek mutfak malzemeleri, çocuklar için de bisküvi ve gofret getirip sattığını söylüyor. Beş dakika sonra bir çocuk elinde kocaman bir tandır ekmeğiyle yanımıza yaklaşarak; ‘’Anam dedi ki git bu ekmeği o adama ver dedi’’ diyerek minik elleriyle uzatıyor mis gibi kokan sıcak ekmeği. Sonra arkasını dönüp koşarak uzaklaşıyor… Tandırda ekmek pişirilirken fotoğraf çekmenin iyi bir fikir olduğunu düşünerek Serhat’tan fotoğraf çekmek için izin istiyorum. Ancak fotoğraf deyince onun da bir anda yüz ifadesi değişiyor ve ‘’Boş ver, fotoğraf çekip ne yapacaksın?’’ diyor. Neyse çekmeyelim o halde deyip bana verilen sıcak tandır ekmeğinin yarısını yiyip, yarısını da çantama koyduktan sonra Serhat’a teşekkür ederek yola devam ediyorum.
Devrimci Gençlik Köprüsü
Artık Hakkari’ye varmak üzereyim. Yolda usulca bisikletimin üzerinde ilerlerken Zap suyunun üzerinde yeni kurulduğu belli olan bir köprü dikkatimi çekiyor. Biraz daha yaklaştığımda köprünün isminin Devrimci Gençlik Köprüsü olduğunu görüyorum. Normal sıradan bir köprü olduğunu düşünüyorum ancak hikayesini sonradan öğrendiğimde hiçte öyle olmadığını anlıyorum. Yıl 1969 Hakkari’de geçit vermez Zap suyu canlar almaya devam ederken, İstanbul Boğazı’na ilk köprüyü yapma çalışmaları başlamıştır. 68 gençliği içinden bir grup üniversite öğrencisi, ülkenin doğusu ile batısına eşit yatırım yapılması yaklaşımıyla İstanbul Boğaz Köprüsü’nün yapımına karsı çıkarlar ve Zap suyunun üzerine bir köprü yapmak için Hakkari’ye giderler. Orada 70 genç 22 günde çelik halatlar üzerinde tahta bir köprü yaparlar. Aradan 30 yıl geçer kimliği belirsiz kişilerce bu köprü yıkılır ve bölge halkı mağdur bırakılır. 2010 yılında ise yazar Cezmi Ersöz ve bazı sanatçıların girişimleri sonucu Barışa Köprü olması amacıyla yeniden yapılıp halkın hizmetine sunulmuş…
Kartal yuvasında şıklık ve zarafet!
Hakkari girişindeki polis kontrol noktasında kimlik kontrolüm yapılıyor. Sonra yüksek dağların arasındaki kartal yuvasını andıran şehir merkezine doğru tırmanışa başlıyorum. Yaklaşık sekiz kilometrelik bir tırmanışın ardından hava kararmak üzereyken kartal yuvasına varıyorum. Burada gazeteci arkadaşım Yılmaz Kazandıoğlu beni karşılıyor. Onunla birlikte akşam yemeğini yiyip Hakkari’de nasıl bir program yapacağımızı konuşuyoruz. İlk iki gün Yılmaz’ın misafiri oluyorum bir gece de lise arkadaşlarım Ali Ümit ve Nazlı’da kalıyorum.
Hakkari’de özellikle düğün çekimi yapmak istiyorum. Bunu Yılmazla konuştuğumda bu hafta bir arkadaşının düğünü olacağını ve ondan çekim yapmak için izin isteyeceğini söylüyor. Sabırsızlıkla düğün sahibinden gelecek olan izini bekliyorum. Nihayet Yılmaz’dan müjdeli haber gelince düğün evine gidip çekimler yapmaya başlıyorum. Hakkari’de düğünler düğün salonunda başlayıp düğün salonunda bitmez. Düğünler iki gün hem damat evinde hem de gelin evinde düzenlenen değişik eğlence programlarıyla yapılır. Bu günün önemine binaen davetliler en güzel elbiselerini giyerler, genç kızlar ve kadınlar şıklığı ve estetik görünüşüyle dikkat çekici yöresel kıyafetleri giyerler. Başa takılan rengarenk püsküllerle süslenmiş kesrevanlar, ayak bileklerine kadar uzanan kıras ve fistanlar, kollara dolanan levendiler, ince bellere takılan gümüş kemerler ve diğer aksesuarlarla yöre kültürünün ve yaşamının en renkli örnekleri sergilenir. Düğünler renkli, hareketli ve geniş katılımlı olur. Gelen davetlilere yer sofraları serilir ve yöresel yemekler ikram edilir. Misafirperverliğin en güzel örnekleri gösterilir…
Hakkari’den ayrılıp Şırnak’a geçme vakti geldiğinde arkadaşlarımla vedalaşıp kendimi kartal yuvasından aşağı doğru salıyorum. Bir saatte çıktığım sekiz kilometrelik yokuşu 10 dakikada iniyorum. Polis kontrol noktasında görev yapan polisler bana çay ısmarlamak istiyorlar, onlarla birlikte oturup bir süre sohbet edip çaylarımızı içtikten sonra bisikletime binerek yine Zap suyunu takip etmeye başlıyorum.
Askerler benden kimlik sormuyorlar ama ismimle hitap ediyorlar!
Haritama baktığımda eğer Üzümcü beldesinden Şırnak’a geçersem yolu 20 km kısaltacağımı görüyorum. Bu yolu kullanarak gitmeye karar veriyorum ancak Üzümcü beldesine vardığımda verdiğim kararın yanlış olduğunu anlıyorum. Çünkü haritada görünen bu yol devlet yolu değil, stabilize toprak bir yol. Şayet bu yolu kullanırsam 20 km kısaldığı için erken gitmem, aksine yolu en az 80 km kadar uzatmış olurum. Hemen karar değiştirip Köprülü’den gitmek üzere pedallara asılıyorum. Köprülüye vardığımda Jandarma kontrol noktasında beni askerler karşılıyor. Önceki kontrollerden çok farklı bir durumla karşılaşıyorum. Askerler benden kimlik sormuyorlar ama bana ismimle hitap ediyorlar. Yolların güvenli olduğunu, gönül rahatlığıyla yoluma devam edebileceğimi söyleyip beni yolcu ediyorlar. Askerlerle ve Zap suyuyla vedalaşıp 2470 metre rakımlı Çığlı geçidini tırmanışa başlıyorum. Başkale’den beri sol tarafımda bana eşlik eden Zap suyu artık yok. Bu defa solumda Irak sınırı ve Irak dağları var. Kısa molalarla tırmanışıma devam ederken etrafımdaki muazzam dağların büyüsüne kapılıyorum... Biraz sonra önümde bir otomobil duruyor ve içinden bir adam inerek; ‘’Hadi bisikleti arabanın bagajına bindirelim seni gideceğin yere kadar götüreyim’’ diyor. ‘’Hayır abi, ben böyle devam edeceğim’’ diyorum ama ısrarla beni arabasıyla götürmek istiyor. Benim inadım onun inadını yenince ısrar etmekten vazgeçiyor. ‘’O halde Çığlı’dan aşağı indiğinde Ortaköy var. Seni orada bekleyeceğim bu akşam benim misafirim olacaksın’’ diyor. Adamın iyi niyetli olduğu yüzündeki ifadeden anlaşılabiliyor. Zaten Çığlı’yı geçene kadar karanlığa kalmış olacağım. Bu adamın misafiri olmaktan başka bir alternatifim olmadığı için teklifini kabul ediyorum…
Var gücümle bisikletimin pedallarını çeviriyorum, bugüne kadar kaç dağ, kaç rampa tırmandım hatırlamıyorum bile. Sanırım alıştım artık tırmanışlara… Çığlı’ya varana kadar iki tane Jandarma kontrol noktasından daha geçiyorum. Buralarda da bana ismimle hitap ediliyor. Bölgede kuş uçsa haberleri oluyor… Zirvedeki Jandarmaya Ortaköy’de falanca kişinin evinde kalacağımı söylüyorum. Onlar da Ortaköy’deki jandarmayı arayıp benim köyde kimin evinde kalacağımın bilgisini veriyorlar…
Benim için tavuklarını kesiyorlar!
Hava kararmaya başladığında ben hala Çığlı geçidinden aşağı iniyordum. Yolda arka tekerim patladığı için biraz oyalanmıştım. Neyse köye vardığımda yol kenarında beni Sadık abi karşılıyor. Birlikte onun evine gidiyoruz. Önce bisikletimi ahıra götürüp oradaki küçük bir odaya bırakıyoruz ardından evin önündeki çeşmede elimi, yüzümü ve ayaklarımı yıkayıp içeri geçiyoruz. Eve girişimizde büyük ve yerde halı olmayan bir holden geçiyoruz, holün sonundaki sağ kapıda ayakkabılarımızı çıkarıp odaya giriyoruz. Odada yerdeki mindere bağdaş kurarak oturan yetmiş yaşlarında bir amca var. İçeri girdiğimizde yaşlı amca başından sarkan sarığı bir eliyle omuzlarından arkasına atıyor sonra diğer eliyle yerden güç alıp ayağa kalkmaya çalışıyor. Onun ayağa kalmasını önlemek için hızla yanına gidip önce elini sıkıyorum sonra yerinden kalkmaması için diğer elimle kolunu tutup aşağı doğru baskı yapıyorum.
- Hoş geldin, başımın üzerine geldin.
- Hoş bulduk amca, Allah razı olsun.
- Nasılsın, iyi misin?
- Şükürler olsun, sizin gibi insanlarla tanıştıkça daha da iyi oluyorum.
- Sen şimdi burada bizim misafirimizsin. Düşmanın bile gelse bizi ezmeden sana dokunamaz haberin ola.
- Eyvallah amca…
Biz otururken evin diğer sakinleri de sofrayı hazırlıyorlar. Yere serilen sofrada tavuk yahnisi, bulgur pilavı, yoğurt ve bal var. Sadık abi tavuk yahnisini işaret ederek; ‘’Et tazedir, senin için kestik’’ diyor. Onların bu ilgisi utandırıyor beni… Yemekten sonra çay ve meyveler geliyor akşam ona kadar sohbet ediyoruz. Yatma vakti geldiğinde ise beni misafir odasına götürüyorlar. Yere serilen döşek ve üzerine bırakılan simli, kalın yorganı göstererek burada uyuyabilirsin diyerek odadan çıkıyorlar…
Kimse fotoğraf çekilmek istemiyor!
Sabah saat 07:00’da uyanıp kahvaltımızı yapıyoruz. Birlikte fotoğraf çekilelim dediğimde onlar da diğerleri gibi ‘’gerek yok’’ diyerek kabul etmiyorlar. Aslında buradaki insanların fotoğraf çektirmemelerinin haklı nedenleri var. Tamam misafir kim olursa olsun en iyi şekilde ağırlarlar ancak kim olduğunu bilmezler, fotoğrafların ne amaçla kullanılacağını kestiremezler. Çünkü bugüne kadar çekilen fotoğrafları gazetelerde ve televizyonlarda terör olayları anlatılırken kullanıldı. Onlar da artık bölgenin terörle anılmasından bıkmışlar. Anlatılacak o kadar çok şey varken, görülmesi gereken o kadar güzellik varken hep terör olaylarıyla gündeme geldiler. İşte bu nedenlerden dolayı fotoğraf çekilmesini istemiyorlar…
Karşımda Cudi, arkamda Kato, yamacın arkasında ise Besler Dereler
Beni misafir eden Sadık abi ve ailesiyle vedalaşıp Şırnak Merkez’e doğru pedal çevirmeye devam ediyorum. Bazen vadilerden geçiyorum bazen de, ormanlık alanlardan. Karşıma çıkan her köyde kolumdan tutup çekercesine çay içmeye davet ediliyorum. Yollarda kömür madeni çıkarılan ocaklarla karşılaşıyorum. Kimi zaman kömür yüklü uzun tırlarla yarışıyorum, kimi zaman da bir kayanın dibinde oturup muhteşem manzarayı seyrediyorum. Şenoba’yı geçip Merkez’e yaklaştığımda ise artık bu bölgenin hafızamda kalan haritası gözümde canlanmaya başlıyor. İşte burası Kuyutepe, Karşıda Cudi Dağı, arkadamda Kato Dağı, şu yamacın arkasında Bestler Dereler…
O an içimde bir ateş parçası kopuyor, kalbim acıyor!
Evet, askerliğimi burada yapmıştım. Birazdan askerlik yaptığım birliğin önünden geçeceğim. İçimde garip bir heyecan var. En son 2010 Nisan ayında bir asker olarak buradaydım. Fakat şimdi sivil bir vatandaş olarak geçeceğim bu bölgeden… Komutanlarım ve asker arkadaşlarımın bir kısmı hala oradaydılar. Gitmişken onları da ziyaret edecektim. Birliğime yaklaştıkça kalp atışlarımın ritmi de gittikçe artıyor. Nöbet tuğum nöbet kulelerini görünce de askerlik anılarım bir film şeridi gibi gözümün önünden akmaya başlıyor. Sonra bölük komutanım Şehit Jandarma Yüzbaşı Levent Çetinkaya’nın sesini duyar gibi oluyorum. O an da içimden bir ateş parçası kopuyor, kalbim acıyor… Ben terhis olduktan birkaç hafta sonra altı ay boyunca korumalığını yaptığım sivil askeri araç saldırıya uğramış, Levent yüzbaşı şehit olurken iki arkadaşım da yaralanmıştı. Bu haberi duyduğumda beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Şanslıydım. O aracın içinde ben de olabilirdim ama dağ gibi koca yürekli bir adamı yitirmiştik… Terhis olduğumda vedalaşamamıştım onunla, içimde bir ukte kalmıştı. Şehadetini öğrendikten sonra aylarca aklımdan çıkmadı. Bir gece rüyama girdi. ‘’Çok güzel bir iş yapıyorsun Hasan, seninle vedalaşamadık ama hakkımı helal ediyorum sana’’ dedi. Rahatlamıştım biraz ama ateş düştüğü yeri yakıyor hala…
O sesi duyunca gözlerim kapandı, gevşedim, bulutların üzerinde uçuyordum sanki!
Birliğime gidip komutanlarımı ve arkadaşlarımı ziyaret ediyorum. Onlarla hasret giderip biraz sohbet ettikten sonra Şırnak Merkez’e geçiyorum. Burada da altı yıldır tanıdığım gazeteci arkadaşım Cafer Balık ile görüşüyoruz. Bana; ‘’Hasan senin çılgın olduğunu biliyordum ama bu kadarını da beklemiyordum’’ diyor. Ben burada askerken bir gün tesadüfen Cafer abiyle çarşıda karşılaştık. Normalde uzun zamandır birbirlerini görmeyen insanlar ilk karşılaştıklarında hal hatır sorarlar ama bizimkisi öyle olmadı. ‘’Cafer abi’’ dedim, ‘’Hasan’’ dedi. Hemen Cafer abinin boynuna atladım ama sarılmak için değil, boynundaki fotoğraf makinasını almak için. Makinayı alır almaz seri çekim moduna ayarlayıp kulağıma yanaştırarak deklanşöre dokunmaya başladım. O an deklanşörden çıkan sesle kendimden geçtim şak şak şak şak şak şak şak… Nasıl da özlemişim bu sesi, o sesi duyunca gözlerim kapandı, gevşedim, gülümsedim bulutların üzerinde uçuyordum sanki… Cafer abi de şaşkınlıkla beni izleyip kahkahalara boğulmuştu…
Önemli olan ayrıştırıcı yönleriyle değil, birleştirici yönleriyle bakabilmektir.
Şırnak’ta üç gün kaldım ve ilk defa sivil vatandaş olarak geziyordum. Meydanda Cudi Dağı’nı gören kahvehanede oturup saatlerce Cudiyi izledim. Hakkari’yi Şırnak’ı, insanlarını düşündüm. Bu bölge ve halkı için oluşan önyargının nasıl da zihinleri zehirlediğini düşündüm… Olayı nereye çekerseniz çekin, önyargı gerçeği hep saklar. Dili, dini, ırkı, mezhebi, kimliği ne olursa olsun herkesin çok rahat bir şekilde bu bölgelerde gezebileceğinin artık bilinmesi gerekiyor. Bu ülke doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi hiç fark etmiyor kültürler ve yaşam tarzları farklı olabilir ancak birleştirici yönleri daha fazladır. Önemli olan ayrıştırıcı yönleriyle değil birleştirici yönleriyle bakabilmektir. İşte o zaman önyargılar kırılır, işte o zaman insanlar birbirlerini daha çok sever ve sahiplenir…
Kömür işçileriyle öğle yemeği
Türkiye’de sadece Zonguldak’ta kömür çıkarılmadığını biliyor muydunuz? Cudi Dağı’nın altından her gün binlerce ton kömür çıkartılıyor. Bölgede altın değerinde görülen Şırnak kömürü, yoksul halkın en büyük ekmek kapısı. Köyden göç edenler için en önemli kazanç kapısı olan kömür ocaklarında binlerce insan geçimini sağlıyor. Başta Doğu ve Güneydoğu olmak üzere birçok bölge Şırnak kömürüyle ısınıyor. Şırnak’ın birkaç kilometre bitişiğindeki Irak petrol zengini bir ülkeyken hemen yanı başında bulunan ülkemizde neden petrol olmasın? Cudi Dağı’nın altında bir petrol denizinin olduğu yıllardır söyleniyor. Ancak açılan kuyular beton dökülerek kapatılmış ve bu bölgeden petrol çıkarılmasına izin verilmiyor. Zaten kömür petrolün katılaşmış halidir… Dünyada yer altı zenginliğinin ve işsizliğin buradaki kadar çok fazla olduğu başka bir bölge var mıdır?
Şehir merkezinden Cizre’ye giderken yol kenarlarında üst üste yığılmış kömür tepeleri görüyorum. Özel şirketlerin maden ocaklarından çıkarılan kömürler buralarda kamyonlara yüklenerek dağıtılıyor. Öğle saatlerinde kömür işçilerini yemek molasında yakalıyorum. Onlarla birlikte otlu peynir yiyip çay içiyoruz. Hepsi yıllardır kömür işinde çalışıyorlar. Cudi dağını göstererek; ‘’bu gördüğün dağın sadece üstünde taş ve toprak var altı tamamen petrol ve kömürdür’’ diyerek şöyle devam ediyorlar: Eğer bu madenlerin çıkarılmasına izin verilirse, herkesin çalışabileceği bir ekmek kapısı olursa bölgemiz daha fazla huzurlu bir hale gelir. Ancak şu an bir rant kavgası var. Maden ocaklarını özel şirketlerin değil devletin işletmesi ve büyütmesi gerekiyor. Neden Zonguldak’ta TTK (Türkiye Taşkömürü Kurumu) var da burada yok?
Dicle Nehrinde çırılçıplak yüzen çocuklar!
Gabar ve Cudi Dağını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı’nı geçtikten sonra Dicle Nehriyle selamlaşıyoruz. Bu defa Cizre’ye kadar Dicle Nehri bana rehberlik yapıyor. Cizre nüfus ve ekonomik olarak bağlı bulunduğu Şırnak’tan daha gelişmiş bir ilçe. Sadece köylerden değil Şırnak merkezden bile göç alıyor. Hava sıcaklığı çok yüksek olduğundan dolayı tarım pek yapılmıyor. Geçim kaynağı sınır ticareti ve hayvancılıktır. İlçenin çok eski bir tarihi var. Nuh peygamber ve oğulları tarafından tufandan sonra kurulduğu söylenen Cizre’nin bilinen tarihi M.Ö. 4.000 yılına kadar dayanıyor. İslamiyet’in Cizre’ye girmesi ile birlikte şehre yarımada anlamına gelen Cezire adı verilmiş, Cumhuriyet döneminde ise küçük bir düzeltmeyle Cizre olarak değiştirilmiş. Önceleri Mardin iline bağlı bir ilçe iken 1990 yılında Şırnak iline bağlanmış. Cizre’de doktorluk yapan lise arkadaşım Adem Boztepe’de üç gün kalıyorum. Gündüz o sağlık ocağında çalışırken ben de ilçeyi gezip tanımaya çalışıyorum. Dicle nehrinde çırılçıplak yüzen çocukları izliyorum. Sokak aralarında evlerinin önünde oturmuş örgü ören kadınlar, kaldırımlarda sek sek oynayan çocuklar, seyyar satıcılar, Nuh Peygamber ve Mem u Zin…
Pek çok gezgin, tarihçi ve yorumcunun yapıtlarında Nuh’un Gemisi’nin Cudi dağı üzerinde durduğu yazılmaktadır. Nuh’un mezarının Cizre’de bulunması, Şırnak’a bir zamanlar Şehr-i Nuh denmesi, Cizre Surlarının gemi biçiminde olması da buna kanıt olarak gösterilmektedir.
Ölüm bile Beko’nun katı yüreğini yumuşatmamış!
Mem u Zin ise Ahmed Hani'nin (Kürtçe:Ehmede Xani) 17. yüzyıl'da yazdığı ünlü bir destandır. Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmıştır. Birbirine aşık olan ancak kavuşamayan iki gencin trajik öyküsünü anlatır. Bu hikâye milattan çok önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik nitelik kazanan bir destandır. Ahmed Hani bu destandan ilham alarak o hikayeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş bir üslupla yazmıştır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de insanlığa ölmez bir eser armağan etmiştir.
Bu eserde Mem ve Zîn'in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal, kültürel ve idari durumunu da güçlü bir maharetle tasvir etmiştir. İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ve Zîn'in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Beko (Bekir) karakterinde somutlaştırarak gözler önüne sermiş. Mem ve Zîn’in mezarları bir bütün ve tek parça halindedir. Acı bir sıcaklık hissettirir bu durum. Küçük mezar taşları da bitişik şekilde… Mem’inkine oranla Zîn’in mezar taşı daha küçük ve yuvarlak. Mezar taşları, yan yana aşk sarhoşu iki sevgiliyi andırıyor.
Ayakuçlarında başlayan bir başka mezar daha var. Aşklarına çalı dikeni olmuş Beko’nun mezarı. Çatık kaşları ve aşkı anlamayan gözleriyle sevgilileri gözetlemeye devam ediyor. Zîn’in vasiyeti dahi olsa Beko’nun mezarının burada, Mem u Zîn’in yanı başında oluşu, hüzün duygusunun öfke ile yer değişmesine sebep oluyor, “Ölüm bile Beko’nun katı yüreğini yumuşatmamış” dedirtiyor…
Cizre’de hayvan pazarı
Nuh peygamberin burada yaşadığına inanılması ve Mem u Zin hikayesi ülkemiz topraklarının çok zengin bir kültüre sahip olduğunu gösteriyor... Cizre’den İdil’e giderken hayvan pazarına uğrayıp orada da fotoğraflar çekiyorum. Daha sonra önümdeki 3 km lik rampayı tırmanıp geri kalan düz yolda hızla pedal çevirerek Şırnak’ın İdil ilçesine varıyorum. İdil’de bir arkadaşım aracılığıyla iki yıl önce tanıştığım Hamit abi ve ailesiyle buluşuyoruz. Hamit abi iki gün önce beni aramış İdil’den geçerken ona uğrayıp bir çayını içmemi rica etmişti. Çay içmek için İdil’e gidiyorum ama Hamit abi ve ailesi beni bırakmamaya kararlılar. Onların yoğun ısrarıyla geceyi İdil’de geçiyorum. Ertesi gün de İdil’e bağlı ama Mardin Midyat’a daha yakın olan Öğündük köyüne gitmemi tavsiye ediyorlar.
Müslüman köyler arasında bir Süryani köyü
Öğündük, Şırnak'a bağlı üç Süryani köylerinden biri. Çevredeki Müslüman köylerin arasında bir Süryani köyünün varlığı ve orada sadece Süryanilerin yaşaması ilgimi çekiyor. Köye girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey çok bakımlı ve temiz olması. Pazar günü Hıristiyanların tatil günü olması nedeniyle de kimse çalışmıyor. Bir ağacın altında yatan koyunlar ve onların yanı başında ayaküstü sohbet eden iki köylüyü görünce bisikletimi onlara doğru sürüyorum. Köylüler beni gülümseyerek karşılıyorlar. Köylerini gezmek istediğimi söylediğimde telefonla Gabriel adında birini arayarak yanımıza çağırıyorlar. Gabriel köyde çobanlık yapan bir Süryani. Köyleri, kültürleri ve yaşam tarzları hakkında çok şey biliyor. Gabriel ile birlikte köyü geziyoruz. Evlerin tamamı taştan yapılmış. Köyün en kutsal yeri Mor Yakup kilisesinin 1600 yıllık bir geçmişi olmasına rağmen hala yeniliğinden bir şey kaybetmemiş. Köyün ana geçim kaynağı üzüm ve hayvancılık.
Öğündüklüler için üzüm, 'ekmek parası' demek, yıllanacak şarap demek. Üzümden pestil, pekmez yaparak satıyorlar. Şarap, Öğündüklüler için kutsal. Yüzlerce yıldır bölgenin en iyi şaraplarını yapıyorlar. Gabriel bana; ‘’Keşke bir gün önce ya da bir gün sonra gelseydin. Pazar günü kimse çalışmadığı için pestil, pekmez ve köme yapımını görürdün’’ diyor. Biraz sonra yanımıza bisikletiyle bir çocuk gelerek Gabriel’e Süryanice bir şeyler söylüyor. Çocuk gittikten sonra Gabriel; ‘’Haydi, kilisede vaftiz töreni varmış çabuk yetişelim’’ diyor ve töreni kaçırmamak için alelacele kiliseye gidiyoruz. Vaftiz anını kaçırmamak için hiç vakit kaybetmeden fotoğraf çekmeye başlıyorum. Hristiyanlarda yeni doğan bebekler kırkıncı günlerine girdiklerinde kilisede törenle vaftiz edilirler. Çünkü dünyaya günahkar olarak gelindiğine inanılır. Bu nedenle vaftiz yapıldığında günahlarından arınır yeniden doğar. Vaftiz nedir, kimler tarafından yapılır, neden yapılır? Gibi bilgileri Belgesel Fotoğrafçısı Öznur Kılıç’ın bu linkteki çalışmasından öğrenebilirsiniz. http://oznurk.blogspot.com/2010/12/yunanca-baptizo-dan-turkceye-cevrilen.html
Mor Gabriel Manastırı ve Midyat
Kiliseden çıkarak Gabriel’in evine giderek öğle yemeğini yiyoruz. Daha sonra köyden ayrılıp dillerin ve dinlerin kenti olan Mardin’in Midyat ilçesine doğru yola devam ediyorum. İlçeye varmadan 23 Km önce Mor Gabriel Manastırı’nı (Deyrulumur) ziyaret ediyorum. Bu manastır, Süryanilerin en önemli dini merkeslerinden biridir. İçinde 70 kişi yaşıyor fakat yaşam alanları ziyaret edilemiyor. Sadece ibadet alanları, mezarlık ve avluların gezilmesine izin veriliyor. Manastırda yaşayan gençler gelen misafirlere rehberlik yapıp tarihini anlatıyorlar. Manastırdaki bir mezar odasında 12 bin azizin yattığını duyunca çok şaşırıyorum. Sanırım çok derin bir kuyunun içine üst üste gömüldüklerinden dolayı bu kadar kişiyi alabiliyormuş. Bir de yerde küçük bir mezar dikkatimi çekiyor. Bu mezarda ise manastırın kurucusu Mor Gabriel yatıyormuş. Mor Gabrieli diğerlerine göre biraz daha farklı gömülmüş. Alçak gönüllü olmasından dolayı mezarının diğer mezarlara oranla daha alçakta yapılmasını istemiş. Ayrıca kendisi ayakta gömülmüş. Bunun nedeni İsa Mesih geldiğinde onu ayakta karşılayabilmek içinmiş. Manasırın büyüleyici atmosferini üzerimden kolay kolay atamıyorum...
Akşam karanlığında nihayet Midyat’a varıyorum. Burada dayımlar ve amcamlar olduğu için dört gün kalıyorum. Tabii bu zaman zarfında hem dinlenip hem de Midyat’ı rahatlıkla gezme fırsatı buluyorum. Midyat, yüzyıllarca bir çok uygarlığa beşiklik etmiş, farklı dinlere ve dillere mensup insanların (Kürt, Süryani, Arap, Yezidi) kardeşçe yaşadığı tarihi bir yer. Zengin bir mimari doku içinden yükselen çan kuleleri ve cami minareleri sanki farklılıkların birlikteliğini çağrıştırıyor. Müslüman, Hristiyan ve Yezidilerin yoğunlukta yaşadığı ilçede son yıllarda ciddi oranlarda Avrupa’ya göçler yaşanmış. Özellikle Yezidilerin fazla göç vermesi inançlarından dolayı eskisi kadar rahat olamadıklarından kaynaklandığı söyleniyor... Midyat sokaklarında gezerken tarihin içinde kaybolup uzun bir zaman yolculuğuna çıkıyorum…
Not: Yolculuğumdaki kısa ve güncel notları: http://twitter.com/hasansoylemez ve http://www.facebook.com/hasansoylemezz adreslerinden takip edebilirsiniz.
Hasan bu akşam CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'in sunduğu 5N1K programının İzmir Stüdyosundan canlı yayın konuğu.Program 20:15 gibi başlayacak..
5 Şubat Cumartesi gecesi 12:00-02:00 arasında da Okan Bayülgen ile Disko kralına telefonla bağlanıcak.
Bisiklet üzerinde 7000 küsür km yol yapan bu cengaveri izleyin,dinleyin derim..
Sevgilerimle,
Ebru
Hasan bu akşam CNN Türk'te Cüneyt Özdemir'in sunduğu 5N1K programının İzmir Stüdyosundan canlı yayın konuğu.Program 20:15 gibi başlayacak..
5 Şubat Cumartesi gecesi 12:00-02:00 arasında da Okan Bayülgen ile Disko kralına telefonla bağlanıcak.
Bisiklet üzerinde 7000 küsür km yol yapan bu cengaveri izleyin,dinleyin derim..
Sevgilerimle,
Ebru
Ebru'cuğum teşekkürler..
Ben de bu haberi yazmak için foruma girmiştim ki :-) senin yazmış olduğunu gördüm..
Bir de Hürriyet gazetesinde çıkan haberden bir alıntı. Paylaşmak istedim..:-)
“Bisikletle beş kuruşsuz 7 bin 800 km “
“Söylemez, "Bazen kavurucu güneşin altında, bazen günlerce yağan yağmurlarda bazen de soğuk havada hiç durmadan pedal çevirdim. Yolculuk boyunca asla unutamayacağım anlar yaşadım. Her yörenin insanını yakından tanıma fırsatım oldu. Kimi zaman köylerden kovuldum, kimi zaman ise lüks otellerde ve hiç tanımadığım insanların evlerinde misafir edildim Bana bir lokma ekmek vermeyen insanlar olduğu gibi tavuğunu benim için kesen insanlar da oldu. Aç kaldım, param olmadığı için dalga geçilip rencide edildim, iki defa kaza geçirip ölümden döndüm, çadır kuracak yer bulamayıp sokaklarda uyudum, uçurum diplerinde çadır kurdum ama kendimi bütün olumsuzluklara hazırladığım için hiç moralimi bozmadım ve yılmadan yoluma devam ediyorum.
Bazen paranın bile satın alamayacağı değerli şeyler yaşıyorum. Üzerimde hiç para yok ancak mutluyum. Hem de öyle mutluyum ki; Rus milyarder Roman Amramoviç bile benim kadar mutlu olamaz.
Çünkü onun mutluluğu parası kadarken benim mutluluğum ülkemin güzelliği ve insanların yüreğinin büyüklüğü kadardır" diye konuştu. “
Kolaylıklar ve başarılar diliyorum. Umarım güzel ülkemiz insanlarının şefkati ve güleryüzü hep ona doğru olur...
Sentience
02-02-2011, 03:18
baştan sona heyecanla okudum .. Terme de yaşadıkları için üzüldüm.. ama girme diye uyarıldığı lanetli denilen köye girip köylüler tarafından iyi karşılanıp muhtar tarafından kovulan buna rağmen cesareti kırılmayan hasan beyden Terme için de aynı cesareti göstermesini dilerdim...bu ülkede iyi ve kötü insanlar var.. bunu kabullenen birisi olduğunu biliyorum güzel termeyi anlatmadan geçmesine üzüldüm... yinede tebrik ediyorum..
Merhabalar,
Hasan dün gece Disko Kralı isimli programın konuğuydu.İzlemeyenler için bir link veriyorum.Buradan Hasan'ı izleyebilir-dinleyebilirsiniz..
Sevgiler..
http://www.youtube.com/watch?v=YJb-xYK-K5M
Hasan'ı bu zorlu yolculuğu başarı ile devam ettirmesinden dolayı kutluyorum, ancak bisikletle yapılan bu yolculukta bisikletle ilgili bir tek çalışma ve talebinin olmayışı çok garip geliyor bana, Kanser için bağış yapması çok güzel, köy okulunun kapılarını yenilemei harika, Orman yangınları ve Tema'ya bağış yapacak olması güzel, son olarak' da Sokak çocuklarını unutmamış olması harika ama üzerinde 10.0000 kilometre yaptığı bisikletimiz için birşeyler yaptığını ve söylediğini duymak için tüm bisiklet camiası bekliyoruz.
İlk günden beri iftaharla izliyorum Hasan Söylemezi..
Mükemmel bir ferformans ve anlamlı sergiler bağışlar ve yaklaşımlarıyla ; İzledim gururla Okan Bayülgenle Disko kralı proğramında yaptığı söyleşi ile havai fişek gibi parladı ... Kutluyorum...
Ona ulaşabilenler söylemeli ....Türkiye sınırları içinde bisiklet yolu olmadan nasıl gidebildiğinide söylemeli. anlatmalı ....
Şu anda örnek olduğu ; onun gibi tur yapmak isteyen çok kişi var...
BİSİKLET YOLSUZ YOLLARIMIZDA HERKEZ HASAN SÖYLEMEZ GİBİ ŞANŞLI OLMAYABİLİR.... Dilerim Hasanda kazasız bu anlamlı ve güzel yolculuğunu İstanbulda tamamlar ve onu geçirdiğimiz gibi karşılarız...
BİSİKLET YOLLARIMIZIN bir an önce yapılması için Derneğimizin çalışmaları yanında Hasanların sesi birazdaha güçlü.. bizim için çıkmalı..
Hasan Söylemez SÖYLEMELİ... BİSİKLET YOLLARI İSTİYORUZ....
Bu söyleyişiyi senden bekliyoruz Hasan Söylemez... Bindiğin Bisiklet için SÖYLE Lütfen..
Nilgül ERTEKİN
Dün gece Okan bayülgen programına bağlandığını duyunca , heyacanla haber vermek için konu açmıştım ..Belki gözden kaçmıştır diye :-( buraya kopileyeyim dedim.. :-)
"Aaaaaaaa
Herkes izlememiş anlaşılan.....
İzleyebilseydiniz keşke..
Geçtiği güzergahlardan, memleketimin güzel insanlarından, yaptığı sergilerden söz etti..Sergilerinin gelirlerini nerelere bağışladığından bahsetti..
Bazı kişilere de ayrıca teşekkür etti..
Zaman kısaydı gerçi ama yine de "bisiklet" i öne çıkaran bir kaç söz duymayı bekledim..
Seyahati sona erince Okan Bayülgen , Hasan Söylemez'i konuk edecek..
O programda "bisiklet üzerine" umarım çok şey söyler.."
.
.
Hasan 4. ve 5. sergisini açıyor..
İzmir sergisi yer: Konak Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi sergi salonu
Tarih: 21 Şubat - 2 Mart
Açılış: 21 Şubat Pazartesi saat: 18:00
Antalya sergisi yer: Antalya Büyükşehir Belediyesi AKM sergi salonu
Tarih: 25 Şubat - 28 Şubat
Açılış: 25 Şubat Cuma saat: 18:00
Parasız bisikletle Türkiye'yi dolaşan Hasan Söylemez CNN Türk beş N bir K programında izleyebildim.Bisiklet ile bu anlamlı ve zorlu yolculuğu yaparken güvenli bisiklet yolları için de mesaj vermesi dileklerimle takip ediyorum.Bisikletlilerin haklarını da öne çıkartarak.Basın bu kadar yakından takip ediyor iken şimdi tam zamanıdır bisikletlilerin haklarını da göstermek...Umarım sadece ilgi çeken bir tur ve bir gezginin günlüğü gibi bakmaz basın .. Bu ülkede binlerce bisiklet kullanıcısının varlığını da herkese gösterebilir Hasan Söylemez..Bunun için bu mesajları da vermeli..Hepimiz için..
HASAN sÖYLEMEZE YAZDIĞIM MESAJIM ve CEVABI
TEŞEKKÜRLER HASAN SÖYLEMEZ
Nilgul Ertekin 16 February at 22:16
Sizi ilgi ve gururla izliyorum Tebrikler...yapmış olduğunuz turunuz ,sergileriniz ve bağışlarınızla göz kamaştırıyorsunuz...
Sizi örnek alan ve sizin gibi Türkiye turu yapmak isteyen çok gencede örnek oluyorsunuz ama Türkiyenin en büyük ihtiyacı olan bisiklet yollarının oluşumu olmadan bu gençler nasıl pedal basacaklar siz bisikletinizle bakir yollarımızda pedal basarken % 99 halkımız sizin yabancı olduğunuzu sanıyor ve size dokunmuyorlar...bilemeyiz belki sizde bu yolculukta trafiksel tehlikeler yaşadınız....
Hasan bey şu anda Bisiklet konusunda Türkiyede 1 numaralı insansınız sizi dinleyenlere sesinizi duyarabilirsiniz..Lütfen bisiklet yolları ihtiyacınıda dile getirin... Hasan Söylemezler çoğalsın ve gelecekte ne yaptın dediklerinde bisiklet yollarının oluşumu demenizi sevgilerimle bir ablanız emekli öğretmen bisiklet seven ve binen olarak sizden bekliyorum
Başarılarınızın devamını diliyorum
Nilgül Ertekin
Hasan Söylemez 16 February at 22:21 Report
İlginiz için çok teşekkür ederim Nilgün Hanım,
Söylediklerinizde tamamen haklısınız. Şu an bu yolculuğu bisikletle yapmam bile bisikletin artık bir ulaşım aracı olarak kullanılabildiğini gösteriyor. Evet bisiklet yollarımız yok ve bunun yokluğundan dolayı yollarda büyük sıkıntılar yaşadım. İki defa arkadan araba çarptı ve hafif sıyrıklarla atlattım. Fırsat bulduğum her platformda bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanılabileceğini dile getirmeye çalışıyorum. Yarın 11:30 da Açık Radyo'daki röportajımı dinlerseniz bahsettiğiniz konuları da konuştuk.
İlginiz için tekrar teşekkür ederim.
Görüşmek ümidiyle,
sevgiler,
Hasan Söylemez
Hasan Söylemez 18 February at 12:55 Reply • Report
Yarın geceden itibaren bundan sonra her hafta Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'le Disko Kralı'ndayım. Yol hikayelerimi ve fotoğraf yorumları televizyondan da takip edebilirsiniz. Uykunuz mu geldi? o halde uyuyun ertesi gün internetten de izleyebilirsiniz :)
İzmir'den sevgiler,
HASAN SÖYLEMEZ
Şu anda Okan Bayülgen'in programında telefonda............. :-)
Seyreden var mı....?
sadece 2 dakika sürdü....... :-)
.
.
Hasan'ı bu zorlu yolculuğu başarı ile devam ettirmesinden dolayı kutluyorum, ancak bisikletle yapılan bu yolculukta bisikletle ilgili bir tek çalışma ve talebinin olmayışı çok garip geliyor bana, Kanser için bağış yapması çok güzel, köy okulunun kapılarını yenilemei harika, Orman yangınları ve Tema'ya bağış yapacak olması güzel, son olarak' da Sokak çocuklarını unutmamış olması harika ama üzerinde 10.000 kilometre yaptığı bisikletimiz için birşeyler yaptığını ve söylediğini duymak için tüm bisiklet camiası bekliyoruz.
Bu yazıma istinaden Hasan Söylemez beni arayarak " Ben bisikleti bir amaç değil bir araç olarak kullanıyorum, bu projeyi bisiklet ile yaparak bisiklet için yapılabilecek en önemli katkıyı yaptığımı sanıyorum" demiştir. " "Ben daha önce bisiklet kullanan biri değildim" "Zaten bisiklet yolu istiyorum demek çok yavan olur, bu şekilde gündeme taşımak bence çok büyük katkı olmuştur" demiştir. Diğer yandan televizyon programlarında zamanın yetersiz oluğundan özellikle bahsetmiştir.
Bende "Evet senin bakış açından bakıldığında da bisiklet için yaptığın çalışma bisikletin gündeme taşınması için çok önemli bir adımdır, ancak bu sözlerim üyelerimizin genel talebi ve beklentisidir" dedim.
Hasan Söylemez' de "Siz anlamadıysanız diğerleri hiç anlamamıştır" dedi.
Ertesi gün 03:09 da gönderdiği SMS mesaj ise aynen şöyledir ;
Murat bey bisikletin sesini duyurmak ve insanlara bisikleti sevdirmek için bir derneğe, gruba vs. üye olmaya gerek olmadığına bir kez daha kanaat getirdim.
Bu nedenle derneğe üye olmak istemiyorum. Sizinle yaşadıklarımın da bu kararı vermemde etkisi var. Siz bile gerçekleştirdiğim projenin bisiklete ne kadar büyük katkısı olduğunu anlayamadıysanız ve bu yönde söylemde bulunuyorsanız diyecek hiç bir şeyim yok. Çalışmalarınızada kolaylıklar dilerim...
Hiç birimiz Hasan' ı anlayamamışız, herkesin bisikleti bizim kadar sevip bizim kadar özveride bulunmasını beklememeliyiz. Sponsor firma ve kişi adları için söz söylemeye zaman bulabilen ancak üyesi olduğu ve destek aldığı dernek ve üyelerinin genel talebi için gereksiz bulan ve zaman bulamayan Hasan'ın bu sözleri için takdiri siz bisiklet seven üyelerimize bırakıyorum.
Sentience
20-02-2011, 16:57
köprüyü geçene kadar demek ki...
tamam biz hasanı anlayamamışız bu zamana kadar...peki hasan söylemez bizi anlamış mı ?
bisiklet onun için amaç değil araç orasını anladıkta neye ulaşmak için araç bide onu açıklasa ... kameraların önüne geçmek gündemde bulunmak istiyorsa okan bayülgene katılıp büyük sükse yapmak istiyorsa helal onu başardı..eee sonra... hayatını sponsorları sayesinde mi idame ettirecek hep uzun yollarda mı geçecek ömrü... bu bisiklet yolarını kullanırken kulakları hiç çınlamayacak mı ?
bencil olma hasan edeceğin bir cümle var onuda en azından kendinden esirgeme ...
"bisiklet yolları ve parkları insanlık için gereklidir.." bunu bizim için değil kendin için söyle ki bisiklet yolarında iç huzuru ile gez...
Murat Bey,yazısını okuyup celallenen sentience isimli kişiye ve celallenicek olan pek çok dernek üyesine yazacağım bu satırları.
Artık bir cevap vermenin zorunlu olduğu gün gibi ortada.Bilen bilir uzun zamandır bisiklete dair her türlü forumdan uzağım,çünkü forumlardaki yazışmaların insanları kıran,rencide eden,gerekli-gereksiz zamanını çalan yazışmalara döndüğünü farketmiş bu kararımın çok doğru olduğunu şimdi,şu anda bir kez daha anlamış bulunuyorum.
Murat Bey Hasan'ın size telefon açıp konuyu birerir çözmeye yönelik samimi yaklaşımına forum aracılığıyla böyle bir yanıt vermek ne kadar doğru soruyorum size? Konuştuklarınızı buraya bir bir not düşmek,mesajını alıntılamak ne kadar ahlaklıca bir davranış?
Yazdıklarınızı okuduktan sonra aklıma şu örnek geldi..
Siyasi konularda uzun yıllardır sol partiler güçsüz görünür ve seçimlerde aldıkları oy oranı düşüktür.Bunun sebebi de aslında az insan olmaları değil bölünüp,parçalanarak aslında aynı şeyleri düşünüp,aynı söylemi dile getirmek istemelerine rağmen amaçlarını unutup birbirlerini yemeleridir.Bisikletli insanları da uzun zamandır aynen böyle görürüm.Bisiklete dair irili ufaklı birçok grup,birçok forum odaklı insan toğluluğu aynı şeyi isteyip aynı düşüncelere sahipken bir türlü ortaklaşamaz ve forum tabanlı tartışma yaratmayı marifet bilirler.Şimdi soruyorum size;tam 8 ay 10 gündür bisikleti dostu bellemiş,onunla uyuyup onunla uyanmış,gittiği her yerde,her köyde,her kasabada,şehirde 'İstanbul'dan buraya kadar bisikletle mi geldin sen?' vb. lafları duyarak insanları şaşkına çevirmiş ve insanların aklında yalnızca 'bisikletiyle' yer etmiş ve mükemmel bir sosyal sorumluluk projesinin altında eli olan Hasan'a olan bu yaklaşımınız destek midir,köstek midir?
Hasan yola çıktığından beri amacını defalarca dile getirmiş,defalarca açıklamış ve binlerce insana bunu en doğru cümleleri kullanarak bıkmadan,usanmadan tekrar tekrar anlatmıştır.8 ay boyunca amacını anlayamamış olmak sizin ayıbınızdır.
Madem ki Hasan'ın telefonda size söylediklerini satır satır yazmışsınız,bütün bunları bir de ben burdan yorumluyorum.Evet bu projede Hasan bisikleti bir amaç değil,araç olarak kullandı-kullanıyor.Hasan'ın amacı insanları daha yakından tanıyıp anlayabilmek,paylaşım içinde olabilmek ve pek tabi ki 'bisikletin' çevreye zararı olmayan,ulaşımda büyük kolaylık sağlayan,hem sağlık açısından hem de doğaya en saygılı ulaşım aracı olduğunu belirtmek,vurgulamak ve bu bilinci yaygınlaştırmaktır.Zaten bisikletin ön planda olduğu bir turu gerçekleştirirken ona bisiklete,bisiklet yollarına dair söylemleri medyada vurgulamadığını söylemenin ve böyle bir tavır sergilemenin komik olduğu kanısındayım.Bisiklet yollarına dair taleplerini medya önünde dile getirmenin çok yavan olduğu konusunda Hasanla aynı fikirdeyim.Disko kralında yahut 5N1K isimli programlarda bu sözün sarfedilmesine değil bisiklet yollarının yapımı ve talebi için çok daha somut şeylere ihtiyaç vardır.
Bisikleti sevip,sevdirmek için de herhangi bir derneğe,gruba üye olmaya gerek olmadığını da deneyimlerimden çok iyi bilirim.Derneğe,gruba yahut herhangi bir oluşuma dahil olmayan fakat bisiklete dair oldukça güzel söylemler taşıyıp bisikletin sevilmesini sağlayan yüzlerce insan tanıyorum.Kaldı ki Hasan da yolculuğa çıkmadan kısa bir süre öncesine kadar bisikleti hiç tanımayan,bilmeyen birisiydi.Ama gelin görün ki şu anda bisikleti hepimizden çok tanıyan ve seven de yine Hasandır.Bisikleti sevmek forumlarda kuru yazılar yazıp,yalnızca tartışma yaratmak ve insanları kırmaya yaramakla değil,yağmur çamur demeden başına gelen aksiliklere boyun eğmeden yola devem etmekten geçer.Bisikleti sevmek haftanın bir yada birkaç günü bisiklete binip gezilere katılmaktan değil,onu yol arkadaşı olarak benimsemekten geçer.Bisikleti sevmek artniyetsiz olmak ve en önce insanları sevmekten geçer.
Ben Hasan'ı seven ve yaptığı her şeyle gurur duyan biri olarak şunu çok net bir şekilde söyleyebilirim ki yola çıktığından beri dernekten ve üyelerinden hiçbir destek görmemiş,aksine köstek olmaya hazır insanların varlığını tekrar tekrar farketmişizdir.Hasan'ın kimsenin yardımına ve desteğine ihtiyacı olmadığını çok iyi bilmeme rağmen bildiğim birşey daha var ki istememesine rağmen yardımcı olmaya çalışan,güzel sözleriyle destek olan herkese binlerce kez teşekkür etmiştir.Ben de olsaydım çıktığım programda talep etmediğim halde bana destek olanların adını söyler,onlara teşekkür ederdim.Sizler de Hasan'a destek olup,karşısında değil yanında olduğunu gösterseydiniz kim bilir size de bir teşekkür için vakit ayırmaya çalışırdı.
Ben Hasan'ı binlerce insanın anladığını düşünmüyor,biliyorum.Siz bir avuç insanın da art niyetlerinizden arınıp,saldırgan davranmak ve üzüp kırmaktan vazgeçip elinizi uzatmanızı umuyorum.
Sevgi ile,
Ebru Satır
her şeyi ortada açık açık konuşmak ve tartışmak kafalarda oluşacak soruları daha net cevaplanmasını sağlayacağına eminim, neden ? soruları bana geliyor bende buradan cevaplamasını tercih ederdim ama sanırım cevap vermeye zamanı kısıtlı, biz baştan beri destek vermek istediğimizi belirttik ve destek verdik, Hasan' a kendi iradesi ile derneğimize asli üye olmak istediğini söyledi ve üye oldu, biz kimseyi zorlamadık, zorlayamayız, bisiklet adına bir kaç kelime söylemek bu kadar zor ise üyelerimin talebi için tüm üyelerim adına özür dilerim. Biz Hasan' ı derneğimize üye olunca bizim gibi düşünen bizden biri ( bisiklet sever ) sanmıştık, ama biz yanlış anlamışız özür dileriz. Hasan bisikleti sadece bir araç olarak kullanacakmış.
Amacımız kimseye hakaret etmek değildir, bizler bisikleti geliştirmek için her saniyemizi bisiklet için düşünüp, çabalıyoruz, diğer bisiklet sevenlerinden aynı paralelde düşüneceğini sanıyorduk.
Arkadaşlarımızında görüşlerini yazarak belirtmeleri kadar doğal ne olabilirki ?
Üyesi olunan dernek forumunda bunu seviyeli bir şekilde belirtmek kadar doğal başka ne olabilirki ?
Evet hiç bir dernek veya gruba üye olmak gerekmez düşünceside bir görüştür. Kendi başına başarılı projelere imza atmış başarılı olmuş arkadaşlarımız da vardır ve olacaktırda bizimde bu güne kadar olduğu gibi bu arkadaşlarımıza desteğimiz sürecektir.
Hasan Söylemez arkadaşımıza yolculuğunda destek olmaya devam edeceğimizi ve yolcuğununda amacına ulaşabilmesi için başarılar diliyoruz.
Türkiye'de bir ilki gerçekleştiren gazeteci ve fotoğrafçı Hasan Söylemez, 11 Temmuz 2010’da cüzdanındaki banka kartlarını kırıp, son parasını da çocuklara dağıtarak, yanına hiç para almadan Türkiye’nin sınır bölgelerini bisikletle gezmek üzere İstanbul’dan yola çıktı. Hasan Söylemez yedi buçuk ayda 9.000 km pedal çevirerek sırasıyla Karadeniz, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Akdeniz ve Ege Bölgelerini pedallayarak Balıkesir’in Edremit ilçesine ulaştı.
Yolculuk bitene kadar parayı kendi hayatından çıkaracak olan Söylemez, gittiği her bölgenin kültürel değerlerini, çeşitliliğini, insanlarını ve yaşam tarzlarını; hem turist, hem gazeteci, hem fotoğrafçı hem de o hayatı yaşayan sıradan bir insanın gözüyle fotoğraflıyor. Çektiği fotoğraflar ve yazdığı yol hikayeleriyle Anadolu insanını farklı bir bakış açısıyla belgeleyerek dünyaya tanıtıyor. Yola parasız çıkmasının amacı; insanları daha yakından tanıyıp anlayabilmek ve daha iyi bir iletişim kurabilmek için onlara her anlamda ihtiyacının olması gerektiğine inanıyor.
Bu yolculukta bisikleti tercih etmesinin nedeni ise çevreye hiçbir zararı olmayan ve ulaşımda da büyük kolaylık sağlayan bisikletin, artık karne hediyesi olarak çocuklara alınan bir oyuncak olmadığı, hem sağlık açısından hem de doğaya en saygılı ulaşım aracı olduğu bilincini yaygınlaştırmak.
Bu öyle bir yolculuk ki; her an karşısına ne çıkacağını, hangi öğünde ne yiyeceğini, gece nerede konaklayacağını, karşısına nasıl insanlar çıkacağını ve neler yaşayacağını bilmiyor. Bilinmezliklerle dolu bir yolculukta bazen paranın satın alamayacağı şeyleri yaşıyor, bazen insanları tanımaya çalışıyor, bazen de hayatın ve mutluluğun gerçek anlamını arıyor.
Gittiği her bölgede çektiği fotoğraflarla sergiler düzenleyip bu sergilerde fotoğraf satışlarından elde edilen gelirlerin tamamını ise dernek, vakıf ve ihtiyaç sahiplerine bağışlıyor. ‘’Mutluluk paylaştıkça gerçektir’’ sloganıyla yola çıkan Söylemez, Karadeniz bölgesinde çektiği fotoğraflarla Trabzon’da projenin ilk sergisini açtı. Çernobil Faciasından sonra Karadeniz bölgesinde artan kanser vakalarına dikkat çekmek ve kanser hastalarına destek vermek amacıyla bu serginin gelirlerini Kansere Umut Vakfı’na bağışladı. Hasan Söylemez’in sergi gelirlerinden elde edilen paralar bir kanser hastasına umut oldu ve hastanın ilk ameliyatı yapılarak tedavisine başlandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çektiği fotoğraflarla Iğdır ve Gaziantep’te ikinci ve üçüncü sergilerini açtı. Bu sergilerden elde edilen gelirleri de yine bu bölgelerdeki eğitim yetersizliğine dikkat çekmek amacıyla köy okullarına bağışladı. Fotoğraf satışlarından elde edilen paralarla Iğdır Karakuyu Köyü İlköğretim Okulu’nun kapıları yenilendi.
Hasan Söylemez, şimdi de Akdeniz ve Ege bölgeleri dahil olmak üzere, geçtiği dört bölgeden çektiği fotoğraflarla Antalya ve İzmir’de karma sergiler düzenliyor. Akdeniz ve Ege bölgelerindeki orman yangınlarına dikkat çekmek amacıyla düzenleyeceği bu sergilerin gelirlerini ise yeniden ağaç dikimi yapılması için TEMA’ya bağışlıyor. Doğayı seven ve koruyan bu projenin temel amaçlarından biri de mutluluk ve paylaşımdır. Hasan Söylemez paylaşımlarıyla doğayı koruyup insanları mutlu edebiliyorsa, amacına adım adım ulaşıyor demektir…
'Cumhuriyet gazetesinin en arka sayfasında bugün yayınlanan haberdir.'
Emre POLAT
22-02-2011, 00:08
Merhaba Ebru Hanım.
Hasan Söylemez arkadaşımızın bu projesini duyduğumda inanın çok heyecanlandım. Bisiklet adına güzel şeyler olacağına dair bir öngörü oluştu beynimde ve medya ile sanal ortamda geziyi takip ettim. Sizin de "basın danışmanlığı" görevini üstlenerek forumda paylaşmanızı takdirle karşıladım. Biz de Hasan arkadaşımızın "fahri reklamcılık" görevini üstlenerek, paylaştığı olayları eşe,dosta anlattık ve halen de anlatıyoruz. Buraya kadar bir sorun yoktur umarım.
Bazı arkadaşlarımızın beklentileri olabilir ve bunları farklı ortamlarda paylaşabilir. Bu övme de olabilir yerme de. İnsanların görüşlerini paylaştığı ortamlar her yerde olacaktır ve olmalıdır da. Bu şekilde farklı bakış açılarını da görmüş oluruz. Sonuçta saygı duymak lazım.
Bu arada, ben de Sentience arkadaşımın düşüncesini kendi kendime sormuştum. Tamam bütün bunların hepsi güzel de, Hasan arkadaşımızın bu projesinin bisiklet camiasına sürekli bir getirisi olacak mı? Hazır elinde bisikleti öne çıkarma fırsat varken, bunu bisiklet ile yapılan bir macera yolculuğu şekline sokması ne kadar doğru? Biz Hasan arkadaşımızın amacını bisiklet kullanıcıları olarak anlıyoruz ama bunu bir arkadaş ortamında anlattığımda, karşılaştığım cümleler hep aynı oluyorsa, mesaj tam verilemiyor demektir.
-"Helal olsun adama güzel şeyler yapıyor bee"
-"Ne macera ama, keşke benim de vaktim olsa"
-"Off yaa, şimdi onun yerinde olmak vardı, buralardan uzaklaşmak lazım"
-"Çok takdir ettim valla, her yere bağış yapıyor"
-"Vs.vs.vs.vs"
Cumhuriyet Gazetesi'ndeki haberde bile 6 paragrafın sadece 1'inde bisiklete dair cümleler var, gerisi ise bildiğimiz güzel çalışmalar. Bisikletin faydalarını zaten herkes biliyor, ama hayatımıza nasıl sokabiliriz konularına fazla parmak basılmıyor. İnanın bu geziyi zevkle izliyorum ama bittiğinde etkisi sönüp gidecek korkusu var şu an içimde. Umarım bu yazımı sizin yazılarınıza bir celallenme olarak anlamazsınız. Eleştirilere açık olmanız dileğiyle. Saygılarımla.
Emre POLAT
tariktorun
22-02-2011, 01:57
Şöyle baştan sona kadar tüm yazılanları birkez daha okudum. Derneğimizle ilgili yazılanlar öncelikle beni çok üzdü. Neden böyle düşündükleri ya da neyin böyle bir intiba yarattığının açıklanmadan derneğin köstek olduğunun belirtilmemesi durumu tam olarak açıklamamaktadır. Karadeniz üzerinden geçen bir çok gezgin ile tanıştım, Tanıştığım çoğu gezgin ya hayatından sıkıldığı macera aradığı için ya da belli bir misyon için bu turları yapmakta. Bazıları da sırf gezmek amacıyla bu turlara çıkmışlar. Yani demek istediğim bisikletle gezmek ya da uzun kilometreler katetmek bizler için farklı birşey gibi gözükse de çoğu Avrupalı için normal bir faaliyet. Bu gezileri özel yapan gittiği yerlerde tanıştığı insanlara inandığı fikri misyonu anlatmak oluyor. Tıpkı Gizem hanım'ın yaptığı gibi Çıktığı dünya turu tamamlanmasa bile geçtiği yerlerde bir kamoyu oluşturmayı başardı. Tema vakfını, bisikletliler derneğini harekete geçirerek konferanslar verdi televizyonlarda bisikletin ne kadar gerekli bir ulaşım aracı olduğunu anlattı. Belli bir fikri ve misyonu anlatmak için yapılan bisiklet gezileri benim için hep anlamlı olmuştur.
Hasan Söylemez beyefendinin yapmış olduğu etkinliği başından beli takip ediyorum. Hatta baştan itibaren derneğimizin de destek vermesinden dolayı bisikleti ana fikir olarak alan bir proje olduğunu düşünmüştüm. Son yazılan yazıları hayal kırıklığıyla okudum. Tabiki insanların fikirlerine görüşlerine saygılıyım, tabiki bisikleti sevmek için bir derneğe bir kuruma bağlı olmak gerekmemekte. Ama bisikletin bir ulaşım aracı olarak kullanmak için güvenli bisiklet yolları gerekmekte, biz bisikleti ulaşım aracı olarak kullanan güvenli bisiklet yolları isteyen insanların kurmuş olduğu bilinçli bir topluluğuz, birlikten güç doğar fikriyle hareket eden bir sivil toplum kuruluşuyuz. Hasan söylemez bize katılmak istemiyorsa kendi kararıdır. Ama bence bisiklet için yapılan her hareketin bizler için bir değeri olmalıdır.
Merhaba Emre bey,
Beni tanıyanlar bilirler ki eleştirinin iyisine de kötüsüne de ihtiyaç vardır derim-demişimdir her zaman,her konuda.Fakat eleştiri yaparken üslubun da çok önemli olduğunu vurgularım ardından mutlaka.Çünkü eleştirinin amacının kırmak,üzmek değil yapıcı olmak maksadını güderek düşüncelerini dile getirmek olduğunu düşünürüm.Burada yazılan satırların da eleştiri boyutundan çıkıp hiçbir şekilde yapıcı olma amacı gütmediğini,köstek olma boyutuna vardığını farkederek Hasan'ın basın danışmanı değil Hasan'ı takip eden,seven ve yaptıklarıyla gurur duyan bir arkadaşı olarak yanıt verme ihtiyacı duydum.Kaldı ki ben derneğin yaptığı pek çok şeye destek vermiş, Murat Bey ile de oldukça samimi iletişimi olan ve saygı duyan biriyimdir.Fakat çok iyi bilinir ki 'güzel olan,doğru yapılan' herşeye söylenen yalnış şeylere tepki göstermişimdir,göstereceğimdir.
Uzun yıllardır bisiklete binen,bisiklet yolları istediğimi 'uygun bulduğum' her an her yerde dile getiren,somut fikirlere en önce heyecanla destek veren ve emeğini esirgemeyen,gerek eylemlerle,gerek medyada bunu elimden geldiğince dile getiren birisi olarak bildiğim en önemli şey şudur.Bazılarının beklentileri olabilir,bunları elbette ki dile getirmelidir hatta bunun için destek istenmesi gerekirse yapmalıdır.Fakat beklentilerini bir başkasının özümseyip uygulama zorunluluğu yoktur.Beklentileri olan insanın beklentisi 'istediği sözle yahut istediği şekilde ifade edilmediği için' ona karşı bir durum oluşturulması hiç saygı duyulası değildir.
Benim sizin kafanızı kurcalayan sorulara kendimce verebileceğim yanıtlar mevcut.Hasan arkadaşımızın bu macerasına bisikletle çıkması ve 8 ayını iki tekerin üstünde geçirmesi zaten bisikletin ön planda olduğu ve yalnızca bisikletle var olan bir projedir.Bisiklet camiasına oldukça güzel getirileri olmuştur.Çok basit bir örnek vermek gerekirse Okan Bayülgen'in programı milyonlarca insan tarafından izleniyor.Ve Hasan canlı yayına bağlanmadan önce hakkında gösterilen belgeselde 'Amacı...' şeklinde başlayan cümle 'ülkesinin kültürünü ve insanlarını daha yakından görmek dünyanın en günahsız taşıtı olan bisiklete dikkat çekmek' diye devam etmektedir ( http://www.youtube.com/watch?v=YJb-xYK-K5M)
-"Helal olsun adama güzel şeyler yapıyor bee"
-"Ne macera ama, keşke benim de vaktim olsa"
-"Off yaa, şimdi onun yerinde olmak vardı, buralardan uzaklaşmak lazım"
-"Çok takdir ettim valla, her yere bağış yapıyor" gibi sözlerin çevrenizden almış olduğunuz tepkiler olduğunu dile getirmişsiniz.
Benim de çevremden aldığım örnekler şunlar mesela;
''Yapmak isteyipte yapamadığımı yapıyorsun,şu iki teker üstünde olmayı herşeyden çok isterdim.''
''Kendime,eşime ve çocuğuma bisiklet aldım.Belki Hasan gibi Türkiye turuna çıkamayız ama en azından güneşli günlerde ailece biner keyfini çıkarırız.''
''Yaptıklarıyla pek çok kişiyi cesaretlendirdi.Başta beni..Her an yola çıkkabilirim çok sevdiğim bisikletimle..''
''Hasan abi yaptıklarıyla bana ve arkadaşıma ilham oldu sanırım bizde düşeceğiz yollara bisiklete atlayıp..''
''Bana ornek oluyor.Bisikletimi cıkarıp bende gezmek istiyorum Hasan gibi''
Elbette ki herkesin yorumu,yaklaşımı farklıdır.Sizin çevrenizdekiler öyle yorumlarken benim çevremdekiler böle yorumlayabilir.Asıl söylemek istediğim forumu okuyan yahut yazan bazı kişilerin düşündüğü gibi bisiklet adına bazı şeyleri slogan halinde 'Bisiklet yolları istiyoruz' şeklinde vurgulamasına gerek olmadığıdır.Zaten yazdığı yol hikayelerinde bisiklet yollarına ihtiyaç olduğunu pek çok kez vurgulamış,yolların ve araç sürücülerinin bisikletlilere karşı ne denli güvensiz olduğunu başına gelenleri anlatarak ifade etmiş ve çıktığı haber programında bisikletini tanıtarak üzerinde neler taşıdığına kadar anlatmış ve asıl hepimizin derdi olan 'bisiklet'i sevdirmek ve öne çıkarmak adına elinden gelen herşeyi yapmış,yapmaya da devam etmiş olduğunun görülmesi gerektiğidir.Unutulmamalıdır ki Hasan projesini bitirdiğinde yazdığı anıları kitaplaştıracak ve bu söylemleri ölümsüzleştirecektir.
En son yazdığım yazıda vermiş olduğum solcu örneğinden yola çıkarak asıl vurgulamak istediğim ve yıllardır dile getirerek çok önemsediğim şey şu ki yapılması gereken tek şey bütün bisikletlilerin ortaklaşıp,birbirine her anlamda destek vermesi ve büyüyerek somut adımlara doğru yol almasıdır.Hasan'ın projesi sona erdiğinde etkisinin sona ereceğini değil ses getirmeye devam edeceğini ve bir türlü ortaklaşmayı beceremeyen bisikletlilere umut ışığı olup bu konuda belki? bir adım olacağını,beraberce ne yapabiliriz üzerine kafa yorulabilecek mecralar yaratıp somut verilere doğru yol alınabileceğini sağlayacağını düşünüyor,umut ediyorum.
Gazetedeki haber gelince :) Malum haber bu.Bir haberin 'haber' niteliğini taşıması için gerekli bazı kurallar vardır.Kaldı ki gazeteyi eline alıp okuyan ve okuduğu şeyi ilk defa görüp,öncesinde bilgi sahibi olmayan binlerce insan mevcuttur.Bu sebepten aynı konuyla ilgili defalarca haber yapılsa dahi ilk defa yapılıyormuşcasına konuyu en başından anlatacak cümleleri kurmak ve insanlara bilgi vermek mecburidir.Bugün Cumhuriyette,dün Birgün'de ondan önceki günlerde Hürriyette,Radikal'de ve daha pek çok gazete ve online internet sitesinde çıkan her yazı birbirine benzer,hemen hemen aynı ifadelerin kullanıldığı haberlerdir haliyle.Hasan'ın ne zaman,nerden,hangi amaçla yola çıktığı,neler yaptığı,neler yapacağı gibi şeyler yazılmış ve bisiklete dair de zaten kısıtlı karakter sayısından pay verilmesi gerektiği kadar (çıkacağı gazetenin yazı işleri müdürünün yahut metni yazan-yayınlayan,yayınlanmasına yardımcı olan editörün belirlediği kadarıyla) yer verilmiştir maalesef.Gönül isterdi ki haberler kısaltılmasın,istediğimiz şekliyle yayınlansın ve biz de bisiklete dair 5-6 paragraf içeren uzun yazılar yazalım.Ben bisikleti anlatan sayfalarca yazı yazmaya razı olurum mesela her zaman :) Ama dediğim gibi maalesef bu çok fazla bizlerin elinde olan bir durum değil.
Pek uzun yazdığımı farkederek kalın sağlıcakla diyorum ve sonlandırıyorum.
Sevgi ile,
Ebru Satır
Hasan'ın Açık radyo'da anlattığı şeyleri dinlemek isteyecebileceğinizi düşünüyorum.Tam da 'eleştiri' yapılan konulardan bahsediyor.Buyrunuz linki..
http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=27986&cat=100
Halil Atalay
23-02-2011, 00:48
merhaba ebru hanım
hasan beyin turunun amacı tam olarak anlaşılmadığı için ortada bir karışıklık var hasan bey turu yapmasındaki amacı parasız yolla çıkarak insanların içine inmek insanları yakından tanımak yaptığı turdan göze hoş gelen kareleri satılması ve buradan gelen gelir ile çeşitli sosyal kurumlara bağış yapmak ve buradaki turu başlarken bisikleti bir araç olarak görmesi ve sadece projenin bir aracı olması
hasan beyle telefonla çok uzun uzun konuştuk ben turu ne amaçla yaptığını daha ilk günde anlamış birisiyim bende tv programlarına çıktığında telefonla hasan beyle konuştum ve tv programlarında Bisiklet için bir şeyler söylemesini rica ettim oda fırsat buldukça söyleyeceği söyledi.
aslında bu konular her zaman karşımıza çıkıyor insanlar bisikletle yapılan bir turun basında yansımasını okuyunca neden bisiklet için bir şeyler istemediniz diye sitemkar oluyorlar yani insanlar bisikletin Türkiye de biran önce gelişmesini istiyor ve bunun neticesinde eline gelen tüm fırsatları değerlendirmek istiyor
Hasan İstanbul'a gelmek üzere. Bir aksilik olmazsa 12 Mart Cumartesi günü saat 14:30'da Kadıköy Meydanı'ndaki Beşiktaş İskelesi önünde 10 bin kilometrelik yolculuğunu tamamlayacak.Bu güzel tura başladığı Kadıköy Meydanı'nda son verecek.Sevenleri ve destekçileri ile buluştuktan sonra Okan Bayülgen'in sunduğu Disko Kralı'na katılacak.
Hasan'ı takip eden ve seven takipçileri olarak gelin hep beraber bisikletlerimizle Kadiköy'de olup Hasan'a hoşgeldin diyelim..
Hasan İstanbul'a gelmek üzere. Bir aksilik olmazsa 12 Mart Cumartesi günü saat 14:30'da Kadıköy Meydanı'ndaki Beşiktaş İskelesi önünde 10 bin kilometrelik yolculuğunu tamamlayacak.Bu güzel tura başladığı Kadıköy Meydanı'nda son verecek.Sevenleri ve destekçileri ile buluştuktan sonra Okan Bayülgen'in sunduğu Disko Kralı'na katılacak.
Hasan'ı takip eden ve seven takipçileri olarak gelin hep beraber bisikletlerimizle Kadiköy'de olup Hasan'a hoşgeldin diyelim..
Sevgili Ebru
geçen hafta tv.programını izlerken , Hasan Söylemez kardeşimiz tel.ile bağlandığında,
Keşan'da olduğunu ve İstanbul'a dönüş tarihini söylemişti..
Gerçekten günler, geceler geçti, kilometrelerce yol katetti, nihayet kendisini izleyen, destek veren ve sevenleriyle kavuşacak, hayırlısıyla..
Rahatsızlığım nedeniyle onu karşılayanlar arasında olamamaktan üzüntü duyuyorum..
Benim gibi isteyip de gelemeyenler için de "hoşgeldin" der misin...Lütfen...
Sağlıcakla kal................
.
.
Sevgili Ebru
geçen hafta tv.programını izlerken , Hasan Söylemez kardeşimiz tel.ile bağlandığında,
Keşan'da olduğunu ve İstanbul'a dönüş tarihini söylemişti..
Gerçekten günler, geceler geçti, kilometrelerce yol katetti, nihayet kendisini izleyen, destek veren ve sevenleriyle kavuşacak, hayırlısıyla..
Rahatsızlığım nedeniyle onu karşılayanlar arasında olamamaktan üzüntü duyuyorum..
Benim gibi isteyip de gelemeyenler için de "hoşgeldin" der misin...Lütfen...
Sağlıcakla kal................
.
.
Derim tabii ablacım demez olur muyum.Kocaman bir hoşgeldin derim gelmek isteyipte orada olamayanlar için :)
Derim tabii ablacım demez olur muyum.Kocaman bir hoşgeldin derim gelmek isteyipte orada olamayanlar için :)
Canım benim
çok teşekkür ediyorum ..
Saat şu an: 14:00
Nerdeyse 24 saat kaldı kucaklaşmaya... :-)
İstanbul il sınırlarına gidiği andan itibariyle yol boyunca Hasan Söylemez kardeşimizi bisikletleriyle karşılayıp Kadıköy'e kadar eşlik edenler olacak mı merak ediyorum..
Keşke böyle bir güzellik yapılsa...
.
.
Kutluyorum.Başarı ile neredeyse bitirdi turunu.....
Bisi.severler ekran başındadır umarım..
Hasan Söylemez kardeşimiz Kanal D TV.de Okan Bayülgen 'in Disco Kralı programına
konuk olacak az sonra...... :-)
Sanırım 2.ci konuk gurubu içinde yer alacak..
İyi seyirler..
.
.
Halil Atalay
13-03-2011, 16:35
hasan abi okadar bekledimki buradan okan bey kınıyorum çıkardığı gibi gitti bu ne ya adam en azından biraz soru sorar niye nasıl yapdın diye ama nerede 5 gibi kısa bir zaman da bitti gitti
vBulletin v3.8.4, Copyright ©2000-2012, Jelsoft Enterprises Ltd.